Hazreti.net Sitesiden Alıntılar

Ekonomi için Çözüm Önerileri


Küçük Ekonomi

Hakan Şahin

Hakan Şahin

Bir evde yaşayan üç kişi olsun.
Anne, kızı ve damadı.
Herkesin de ayrı bir görevi olsun.
Adam bahçede sebze yetiştirsin, karısı yemek yapsın, anne ise çamaşırları yıkasın.
Evde de 6 lira para olsun.
Bu para bu üç kişi arasında eşit olarak (yani her birinde 2 lira) bulunsun.
Üç öğünlük sebzenin fiyatı 1 lira olsun.
Üç öğün yemek pişirme bedeli 1 lira olsun.
Son olarak da, bir kişinin bir günlük çamaşırlarının yıkanma bedeli 1 lira olsun.
Anne ve kız yemek için; adamdan, birer günlük sebze alarak 1 er lira versinler.
Böylece adamda 4 lira, kadın ve annesinde ise 1 er lira kalacaktır.
Sonra adam ve kadının annesi 1 er lira verip kadına yemeklerini pişirtsinler.
Bu durumda para dağılımı: Adamda 3 lira, kadında 3 lira ve annede 0 lira şeklinde olacaktır.
Akşam da kadın ve adam o günlük çamaşırlarını anneye yıkatarak 1 er lira versinler. Böylece para dağılımı, ilk durum olan; herkeste 2 lira olduğu duruma dönecektir ve herkes günlük işleri görülmüş olarak günü noktalayacaklardır.
Bir gün kadın “yaşam artık pahalılaştı, ben yemek pişirme başına artık 2 lira istiyorum” desin. bu durumda adam da artık bir günlük sebze başına 2 lira istediğini, anne de bir günlük çamaşır yıkama bedelini 2 liraya çıkardığını söylesin.
Bu durumda anne ve kızı birer günlük sebzelerini 2 şer lira ödeyerek alsınlar.
Şimdi anne; yemeğini pişirtmek için damadın çamaşırlarını yıkatmasını beklemek zorundadır. Kız da çamaşırını yıkatmak için adamın yemek pişirtmesini beklemek zorundadır. Bu arada adam da belki bu para darlığı psikolojisi içinde, sebzeleri pişirtmeden yemek, çamaşırlarını da iki günde bir yıkatmak gibi yöntemler geliştirmeye çalışacaktır. Kişilerin gereksinmeleri ve bunları karşılamak için yapılan işler aynı olduğu halde insanlar bu gereksinmelerini ertelemek zorunda kalmış ve sonunda da işsiz kalmışlardır.

Bu öykü doğrultusunda ülkemize bakarsak; bir gecede dolar fırlamış ve bunun sonucunda ekonomimiz krize girmiştir. Çünkü, insanların gereksinmeleri ve alım güçleri (bence gereksiz yere) dolara endekslendiğinden, bir gecede alım gücündeki bu düşüş sonucu herkes gereksinmelerini ertelemeye başlamış, bu gereksinmeleri karşılayan kuruluşlar mallarını satamaz hale gelmiş ve ekonomi tıkanmıştır. Halbuki, anne kız ve damat örneğine dönersek, ortada dolaşan parayı 6 liradan 12 liraya (kaybettiği değer oranında, daha fazla değil!) çıkarsaydık, piyasalardaki tıkanma sorunu kısmen çözülecekti. Sakın yanlış anlaşılmasın. Sayın Adnan Menderes dönemindeki gibi her para gereksinimi olduğunda yapıldığı gibi, para basılması çok yanlıştır. Ancak, bunun kadar yanlış olan bir şey de iç piyasadaki bu sıkışmayı bir devlet olmanın olanaklarını kullanarak çözmek yerine bir başka devlete endekslemek ve ondan borç almaktır.
Burada bir noktaya işaret etmek istiyorum; bir ülkenin değerleri toplamının (üzerindeki barajlar, ekili dikili araziler, fabrikalar, telekom sistemleri, maden kaynakları, insan nüfusu… vb.), ülkede dolaşan paraya bir oranının olması gerektiğidir. Bu oranı bilmesi gereken birileri mutlaka vardır. Yoksa ben; ekonomi bilgisi sınırlı birisi olarak, ortaya yeni bir kavram attığımı düşünmüyorum. Bu bilgi neden ülkemiz için kullanılmıyor? Eğer. Sayın Ekonomist bunu bilebilecek en yetkin kişiyse, neden bu yolu da değerlendirmiyor? Bunun yerine neden Amerika’nın elde kalmış mallarını alıp (pancar yasası, tütün yasası vb.) bizim ekonomimizi daha kötü duruma getirmek pahasına dışarıdan borç alma yoluna gidiyor?
Bu durum anne kız ve damadın sorunu kendi içlerinde çözmek yerine dışarıya çıkıp başkalarına kendilerini pazarlamasına benzemektedir. Eğer evdeki para, 12 liraya çıkarılsaydı ve böylece ev içerisinde giderilebilecek gereksinmeler ertelenmeseydi, bu durumda kimse issiz kalmayacaktı. Türkiye’de ne kadar zamandır para basılmadığını bilmiyorum ama dışarıdan alınacak borç ancak dışarıdan alınacak şeyler için gerekli bir şeydir. Biz bu kadar borca girip bu kadar bütçe açığıyla boğuşurken ve dışsatımımız-dışalımımız arasında bu kadar uçurum açılmışken, yurtdışından hangi malları alabilmek için borç istiyoruz?

Bence; şu anda, iç piyasanın ateşini düşürecek tek çözüm budur! Tabii ki para basarak, olmayan bir hastaneyi, okulu, fabrikayı var edemezsiniz, içine doktoru, öğretmeni teknik adamı yetiştirip koyamazsınız. Ancak ilk önlem olarak paranın dalgalanmasının bu şekilde önüne geçerseniz, o hastanenin okulun, fabrikanın kapanmasını ve içindeki yetişmiş insanın kaçmasını önlersiniz. Bu krizler sırasında nice emek verilerek kurulmuş işyerinin kapanarak insanların işsiz kaldığı, bu durumun da nice yerlerin kapanmasına ve daha nice insanların işsiz kalmasına zemin hazırladığı, bunun da ülke ekonomisi için bir yıkım olduğu çok açıktır.

Bundan önce yazmış olduğum kısa vadeli çözüm önerisinden sonra, ilk daha uzun vadeli önerime geçiyorum.

Tahmin edileceği gibi, bu önerim devletin en önemli gelir kaynağı olan vergi toplama üzerine… Bu konuya şu yoldan girmek sanıyorum ki uygun olacaktır. Kurallar insanlar rahat etsin diye konulur, sıkılsın üzülsün diye değil… Bu yüzden herkes kurallara sahip çıkmalı ve bu kurallarla yaşamın düzenli güzel ve güvenilir olduğunu benimsemeli. Trafikte kırmızı ışığı hiç önemsemeyen birisi, doğal olarak bir gün kırmızı ışıkta geçen biri yüzünden yaşamını ya da sevdiği bir insanı kaybedecek demektir. Vergi de tıpkı yaşamın diğer kuralları gibi insanların rahatı için konulmuştur.
Devlet herkesten geliri oranında! vergi toplamalı ve bu gelirini de bu ülkenin ve toprakları üzerinde yaşayan insanların refahı ve onlara götüreceği hizmetlerin sürekliliği için kullanmalıdır. Peki, insanları bunun gerekliliğine nasıl inandırmalıyız? Bunu da bir öyküyle çözebiliriz.

Büyük Ekonomi

Bir apartman düşünün; bu apartmanda oturanlar, apartmanların genel giderleri için hiç para harcamıyor olsunlar. Bu paraları sadece evlerini güzelleştirmek, evlerinin konforunu arttırmak için kullandıklarını düşünelim. Bir süre sonra apartmanı pislik götürmeye başlayacak, kıyıda köşede paslı çiviler, cam kırıkları ve hatta farelere rastlanmaya başlanacaktır. Daha sonra merdivende bulunan lambalar da kırılıp bozulup yerine yenisi takılmadığından, tüm bu tehlikelere bir de karanlık eklenecektir. Hatta, bazı apartman sakinleri bu durumda duyarsızlığı daha da öteye götürerek, kendi konutları içinde bozulan bir ampulü, apartman boşluğunda çalışan ampulle değiştirme yoluna da gidecektir. Ama olsun gene de apartman boşluğunu dikkatli bir şekilde asmayı başarınca, konforlu güzel evlerine ulaşabilmektedirler. Ama düşünülmeyen bir şey vardır ki; bir gün kendileri olmasa bile çocukları bu çivilerden birine basacak ya da fareler tarafından ısırılacak, yaralanacak ve hatta belki de ölecektir. Daha da kötüsü bir gün, o içerisinde çok konforlu bir ev kurup da dertlerine dermen bulmadıkları apartman, bakımsızlıktan yıkılıp gidecek ve konforlu evleri de beraberinde yok olacaktır. Bu durumdan ise ancak bu apartmana harcamadıkları paralarıyla başka apartmanda ev alanlar kurtulabilecektir. Tıpkı Gülay Aslıtürk, Ayşegül Tecimer gibi (çok şükür bazıları yakalandı, bazıları da yurt dışında yargılanmaktalar) insanlar, ki bu insanlar da bu apartmanı hiç benimsememiş ve apartmanın kapısını, merdiven boşluğundaki demirleri, mermerleri, elektrik aksamını da çalarak götürmüş kişilerdir. Bu örnekten yola çıkarsak hepimiz gelirlerimiz oranında vergilerimizi verelim ki, eğitim sistemimiz, sağlık sistemimiz, güvenliğimiz, savunmamız ve bunun gibi pek çok gereksinmemiz aksamadan sağlanabilsin. Eğer, “olsun nasıl olsa benim özel sigortam var, çocuğumu da devlet okuluna değil özel okula gönderiyorum” gibi yaklaşımlara girersek, sosyal patlamalar ve eğitimsizlikler sonucu çaresiz insanlar yaratır ve biz çok dikkatli olsak ve kendimizi korusak bile, kapkaç ve gasp olayları, yağmalar, tecavüzler, hırsızlıklar, çocuğumuzun ya da sevdiğimiz bir başka insanın başına gelebilir. Demek ki, bu durumlara düşmemek için milletçe 7’den 70’e bu bilinçte olmamız gerekiyor. Peki, sadece bu bilinçte olmak yetiyor mu? Tabi ki hayır! Daha başka ne şartlar sağlanmalı bunu da bir sonraki yazıda dile getireceğim.

Vergi bilincini herkese vermekten başka yapılması gereken nedir?
Eğer Amerika’daki vergi sistemini biliyorsanız, zaten bu sorunun yanıtını da biliyorsunuz demektir.
Ben bildiğim kadarını aktarmak istiyorum! Aylık ücretinizi net olarak aldığınızı düşünün. Yani hiç bir kesinti olmaksızın brüt ücretin net olarak elimize geçtiğini düşünelim: Bu miktar da örnek olarak ayda 100 birim olsun. Devlet desin ki “ey vatandaşım, hastalık ve emeklilik için benim falanca kuruluşum var, şartları bu, şöyle koşullardan yararlandırıp, söyle emekli eder şu parayı veririm ve bunun için de maaşının 20 birimini alırım. İstersen benim sistemime ait ol, istersen git özel sigorta şirketi ile bu isini hallet. Ama ben, seni de o şirketi de, seni üzmemek için denetlerim.” Bu durumda vatandaş, hangisini seçerse seçsin bunu belgeler! Özel sigorta şirketinin de ayda 20 birime bu hizmeti verdiğini düşünürsek, vatandaşa ayda 80 birim para kalır. Demek ki bu vatandaşın yıllık geliri 80×12=960 birimdir. Vatandaş bu paraları her türlü gereksinimi için harcar ve mutlaka ki belgesini alır (neden mutlaka ki? Bunu şimdi göreceğiz). Devlette bu belgelenmiş olan her alışverişten belli bir yüzde ile vergisini alır. Yıl sonunda adam harcama belgelerini kanıtlar ve bakılır ki sosyal harcamaları da eklersek adam 1.200 birimlik harcama yapmış. Demek ki bu adam, aldığı paranın tamamını geçinmek için harcımış. Devletin artık bu adamdan isteyeceği bir vergi yoktur. Ama devlet zaten vergisini yapılan alış-verişlerden almıştır. Diyelim ki adam, yıl sonunda 800 birimlik bir harcama yapmıştır (veya bu kadarını kanıtlamış, yani eksik fiş toplamış). Bu durumda devlet, yıl sonunda vatandaşına “senin 1.200 birim yıllık gelirin var ve sen yılda 800 birim ile geçinebiliyor ve 400 birim de tasarruf edebiliyorsun. Ben bu tasarrufunu %50 gibi acıtacak bir miktarını vergi olarak alıyorum” der. Bundan devlet, vatandaş, sanayici, üretici şu direk yararları sağlayacaktır:
1. Aldığı parayla ancak geçinebilen bir insan ayrıca vergi ödemeyecektir.
2. Devlet harcamaların belgelenmesini ve vergi kazancını garantiye alacaktır.
3. Çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi alınacaktır.
4. Kazandığı parayı her hangi bir şekilde tekrar ekonomiye katkıda bulunmak üzere harcamayan ve tutan kişiler, bunun vergisini verecektir.
5. İnsanlar parayı elinde tutmamaya çalışacağından piyasada para dolaşımı hızlanacaktır.
6. Sanayici, üretici, belgelenen karı nedeniyle ödemek zorunda kalacağı vergiye karşılık, ürettiği malın/hizmetin satış garantisini sağlamış olacaktır.

Tüm bu nedenlerle tüm vatandaşların (ki sonuncu neden, şimdiye kadar vergiye öcü gibi bakan sanayi ve ticaret ile uğraşan kesimin de) vergiye desteğini sağlayacaktır. Bunların dışında iyi bir veri tabanı uygulaması ile elde edilebilecek dolaylı bazı yararları da şöyle sıralayabiliriz.
1. Mazota su katmak, yemeklik yağa makine yağı katmak gibi vurgunculuk yöntemleri kolaylıkla yakalanabilecektir.
2. İnsanların harcamalarından yola çıkarak, kanun dışı işler yapıp yapmadıkları da ortaya çıkacaktır.
3. Bu denetim sonucu, ödenmemiş bir verginin geriye iadesi söz konusu olmayacağından, hayali ihracat (olmayan dışsatım) yoluyla vergi kaçırma gibi yöntemlerle devletin soyulması da önlenmiş olacaktır.
4. Üretim kuruluşları, karlarını tekrar üretimi arttırmaya yönlendireceklerdir.
5. Devlet, lüks olan, doğal kaynakları gereksiz yere tüketen veya yönelinmesini istemediği üretimleri, gayet demokratik bir yaptırım olan vergi silahıyla denetleyebilecektir.
6. Gerçekten gerek olan mal ve hizmetlerden vergiyi azaltarak ya da hiç almayarak zaten sübvanse (destek) görevini de otomatik yerine getirecektir.

Unutulmaması gereken bir gerçek vardır ki; Amerika bu güçlü ekonomiye, bu vergi sistemiyle ulaşmıştır.

Düştüğümüz duruma yönelik örnek vererek başlayalım ve yapılacaklar listemize devam edelim:

Çocukken hiç borsa ya da asıl adıyla monopoly oyunu oynadınız mı? Hani herkes bir yerleri satın alır. Aynı renkli 2 ya da 3 lü grup arsaları aldınız mı, üzerlerine otel kurarsınız. Oyun sırasında oraya gelen diğer oyunculardan kira alırsınız. Bir süre sonra birisi o kadar zengin olur ve oyuna hakimiyet kurar ki, diğer oyuncuların yapacak hiç bir şeyi kalmaz. Ne yaparlarsa yapsınlar, oyunun hakimi durumuna gelen kişi yavaş yavaş daha çok güçlenir ve sona doğru “şuraları bana ver borcunu sileyim, hadi bu seferlik borcunu sildim, tamam bir sonraki maaşını aldım, borcuna saydım” gibi laflarla artık karşısındakilerle kedinin fareyle oynadığı gibi oynamaya başlar.

Bazen kendi kendime soruyorum; “bu oyunu hep onların çocukları mı oynadı, çocuklarımız hiç mi oynamadı da, biz bu durumlara düşüyoruz. Amerika’yla Avrupa ülkeleri karşısında tamamen savunmasız hale geliyoruz. Borsamız (borsa sayılırsa) onların uç beş bankasına oyuncak oluyor. Bir spekülasyonla (oyunla) piyasamızı alt-üst ediveriyorlar. Paramız pul oldu ve biz hiç bir şey yapamıyoruz.
Peki paramızı pul olmaktan kurtaracak çözüm nedir?
Hemen akla gelen çözümü söylediğinizi duyar gibiyim.
Üretimi arttırmak.
Buna sonuna kadar katılıyorum ama biz şimdiye kadar hiç mi bir şey üretmiyorduk? Daha düne kadar kendi kendisini besleyebilen ülkeler arasında değil miydik? Ürettiğimiz bu kadar değere rağmen neden bizim paramız değer kaybetti? Tabi ki ilk akla gelen hükümetlerin yanlış politikaları…
Peki, Türk parasına nasıl tekrar eski değerini kazandırabiliriz? Burada öyle sinsice bir plan islemekte ve biz kendi ürettiğimiz değerlerle bile dolara öyle bir değer kazandırmaktayız ki ve bunu da gözümüzün önünde çok açık olmasına rağmen görememekteyiz. Bir değer ürettik diyelim: Tanesi 10 $ dan 1.000 adet istek yapıldı. Mal ya da hizmeti vereceğiz 10.000 $ parayı karşılık olarak alacağız. Burada üretilen değer bize ait olduğu, alacak kişi bundan yarar sağlayacağı halde, piyasada aranan ve geçer akçe olan para $ ve herkes onu bulabilmek için uğraşıyor. Amerika da bu parayı basarak dünyanın her yerine dağıtarak modern sömürgeciliği yaşama geçirmiş oluyor. Peki, besinden teknolojiye, tekstilden sanayiye kadar pek çok değer üreterek bunu hak etmiyor mu? Evet, hak ediyor ama ya biz?!. Biz de gerek ülkemizde ürettiğimiz besin, tekstil, deri, tarım, hayvancılık, turizm değerleriyle, gerekse yurt dışında müteahhit firmalarımızın dünya çapında yaptığı bina, yol, baraj vb. ürünlerle pek çok değere imza atmıyor muyuz? Biz de ayni şekilde ürettiğimiz değerlerle bunu hak ediyoruz.
Şimdi olayı biraz değiştirelim.
Biz bir mal/hizmet üretelim. Değeri 10 $ olsun ve 1.000 adet istenmiş olsun. Yani bu değerin teslim karşılığı 10.000 $. Hemen Türk lirasına çevirelim; 1$ = 1.700.000 TL dersek mal/hizmet karşılığı 17.000.000.000 TL olacaktır. Biz de karşılık olarak bu parayı yani 17.000.000.000 TL nı isteyelim. Önce ortalık biraz karışacak, “ya, işte bu paranın karşılığı kadar dolar veriyoruz ya”, “Türk parasını da nereden bulacağız?” gibi sesler yükselecektir. Eğer istenen mal vazgeçilemez (bor madenleri, patenti alınmış yeni bir ürün), ya da başka yerden sağlanması olanaklı olmayan bir şeyse (Hıristiyanların hac yeri kabul edilen Meryem Ana’nın, ülkemizden başka bir yerde ziyaret edilebilmesi olanaklı olmadığına göre), ya da tüm Türk sanayici, turizmci, yatırımcı, müteahhitlerimiz ortak bir şekilde davranıp çoğunluğun gücünü kullanıyorlarsa, bu istek pekala olumlu sonuç bulacaktır. Bundan sonra Türk parası piyasalarda aranmaya başlanacak ve bulunamadığında da alıcıdan “canım birkaç sent fazla olsun ama bu Türk lirasını bulalım” sesleri yükselmeye başlayacaktır. İşte Türk Lirası bu noktadan sonra hem aranan hem de basit arz-talep mantığı yüzünden değeri yükselen para durumuna gelecektir. Gördüğünüz gibi bizler de zamanında monopoly oynadığımız ve bu kadar büyük güce sahip olduğumuz ve çoğu zaman “hadi şuraları ver de borcuna sayalım” diyebileceğiz.

Önceki önerimden sonra paramıza nasıl değer kazandırabileceğimize yönelik fikrim mantıklı mı geldi yoksa çok mu ütopik buldunuz bilmiyorum ama simdi bu fikrimi daha fazla destekleyecek ve hatta daha öteye geçecek bir konudan söz etmek istiyorum:
SSCB’nin dağılmasıyla Rusya’dan kopan Türki Cumhuriyetleri ve diğer komünist yönetimden ayrılan ülkelerle ve hatta Rusya ile yaptığımız ticarette de Türk Lirası kullanma yönüne gitmemiz, para dolaşımımızı ve dolayısıyla da paramızın değerini ne kadar arttıracaktır düşünebiliyor musunuz? Hele hele bunu da kullanarak bu cumhuriyetlerin aynı çatı altında toplanması gibi bir fikri de ortaya koyarsak (ki SSCB yönetimi altında, gücün getirdiği zorunluluktan dolayı duran bu devletlerin, güçlü bir ana ülke Türkiye etrafında sevgi bağıyla da çok daha kolay birleşebileceğini sanırım biz etmesek bile Amerika gayet iyi takdir etmektedir), neden Türkiye’nin güçlenmesini bazı güç odaklarının istemediği de ortaya çıkacaktır. Bu arada daha önce okuduğum ve büyüklüğünü çok iyi bildiğim halde bir kez daha kendisine hayran kaldığım Büyük Önder Atatürk’ün, bu konudaki bir sözünü de size hatırlayabildiğim kadarıyla yazmaya çalışacağım. “Bir gün SSCB dağıldığında, dili, dini, kültürü, idealleri bizimle aynı olan bir çok Türk Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan edecektir. O gün geldiğinde biz de onlara gerekli ilgi ve yakınlığı göstermeliyiz. Bu yakınlık da onların bize gelmesini beklemek şeklinde değil, ekonomi, siyaset ve akla gelebilecek her yönden bizim onlara yaklaşmamız şeklinde olmalıdır.”
Ben bu yazıyı okuduğumda oldukça gençtim, ben dağılmadan bir yıl önce bile böyle bir saptamayı yapamazdım ve Atatürk’ün bunu 1930’lu yıllarda nasıl bilebildiğine de çok şaşırmıştım.

Özelleştirme Üzerine

Bir ev düşünün; ev sahibi eşyalarını elden çıkarıyor. Eğer eşyaları yenilemek üzere, eskileri peşinata saydırarak veriyor ve yenileri alıyorsa ne ala. Yok eğer, eşyaları satma nedeni borçları ödemek içinse, vay haline.
Ülkemizin durumu bunlardan hangisine uyuyor?
İyi bir şeymiş gibi bize yutturulmaya çalışılan özelleştirme, sattığımız barajın parasıyla yeni baraj yapmak için olsaydı ne ala. Telekomu özelleştirip de yeni iletişim şebekeleri kuracak olsaydık bir itirazım olamazdı. Ya da özelleştirilen orman arazileri, yeni ormanlar için finans kaynağı olarak kullanılsaydı… Böyle düşünmek istemiyorum ama Ulu Önder Atatürk’ün dediği “…..Bütün kaleler, tersaneler cebren ve hile ile işgal edilmiş olabilir….” sözünde anlatmak istediği sakın bu özelleştirme denilen meret olmasın?

Bu kısım öneriler dizimin sonuncusu olacak! Ve bu yazımda size Türkiye için en önemli ve elzem olan bir konudan söz edeceğim. Ta başından beri gelmeye çalıştığım nokta da zaten burasıydı. Şimdiye kadar ülkede yapılacak kısa ve uzun vadeli bir dizi uygulamanın neleri değiştirebileceğine değinmeye çalıştım. Türkiye’nin başka güç odaklarının elinde oyuncak olmaktan kurtulup, uçurumun kenarından dönerek Büyük Türkiye Cumhuriyeti olabileceğine benim inancım sonsuz. bunu yapabilmek için bundan önce yazdığım şeylere ekleyebileceğim (eğitim, sağlık, tarım, hayvancılık, politikalarının nasıl olması gerektiği, uzun vadeli düşünülürse irticanın nasıl kolaylıkla önlenebileceği, yargı reformu, hortumculuğun nasıl önlenebileceği ve çalınan paraların nasıl geri ödettirilebileceği gibi) daha pek çok fikrim var. Ama tüm bunları uygulayabilmek için bize gerekli en son şeyin, “halkımız hala sabırlı ve ekonomik programa inanıyor, sosyal patlama olacağına inanmıyorum” diyerek uçan bir Başbakan ve onun çevresinde ülkeyi yiyip bitirmekle oyalı yardakçılarının olduğunu düşünüyorum. Tek teselli bulduğum şey, zamanında Atatürk gibi büyük bir adamın ülkemize demokrasi ve Cumhuriyet yönetimini getirmiş olması… Bu sayededir ki yapılabilecekler, ortaçağdaki gibi mücadeleleri gerektirmiyor. Demokrasi içerisinde, gayet medeni koşullarda bu adamları başımızdan defetmemiz bence olası. Bu noktaya gelmeden önce bazı tarihi saptamaları yapmam gerekiyor.
Atatürk bildiğiniz gibi TBMM’ni açtıktan ve Cumhuriyeti ilan ettikten sonra, CHP’yi kurmuştur. Daha sonra da gerçek demokrasilerin gereği olarak tek partili yönetimden çok partili yönetime geçişi sağlamıştır. Daha sonra istenmeyen bazı olayların yaşanmasından sonra tekrar tek partili yönetime dönülmüş ama gene Atatürk’ün ısrarlı çabalarıyla tekrar çok partili yönetime geçilmiştir. Ama halkımız padişahlık gibi bir yönetimden, demokrasi gibi bir yönetime bu büyük adam sayesinde yumuşak bir geçiş yaptığı için, kazandığı hakların ve bunları nasıl koruyacağının farkına varamamıştır.
Sonraki dönemlerde gelen politikacılar yüzünden de demokrasinin, halkın kendisini bir gruba yönettirmesi değil, organizasyonel olarak yetkilerini, seçtiği! kişilere belli bir süreliğine devretmesi olduğunu anlayamamıştır. Tek partili yönetim ile çok partili yönetimin biri birine göre avantajlarına bakarsak; tek partili yönetimin tek avantajının, tek bir seçim mekanizmasıyla seçtiğimiz insanların bir parti içerisinde bir araya gelmesidir. Bizim gibi demokrasiyi tam olarak anlayamamış (bunda kesinlikle halkı suçlamıyorum, çünkü anlamalarını özellikle politikacılar engellemiştir) halklar için de ideal gibi görünmektedir. Çünkü tek bir seçimde istediğiniz kişileri iktidara getirir ve tek bir seçimde de istemediğiniz kişileri iktidardan indirirsiniz.
Ama iyi niyetli olmadıklarında bu kişileri denetleyecek, muhalefet yapacak, doğruları söyleyecek hiç bir mekanizmaya sahip olmazsınız. Kaldı ki bir araya gelen kişiler iyi niyetli dahi olsalar; birisi liberal, diğeri dinci, öteki sosyal demokrat,… pek çok eğilimden insanı, hiçbir ortak programa sahip olmadan bir araya getirirseniz, onlardan nasıl bir organizasyonel başarı bekleyebilirsiniz ki? Bu saptamalardan da anlaşılacağı gibi çok partili yönetim her zaman tek partili yönetime göre avantajlar içermektedir. Ancak tabi ki bizdeki gibi değil. Bizdeki yönetim ise, neredeyse tek başına ayakta duramayıp düşecek durumdaki bir insanin bile, bir defa partinin başına geçtikten sonra artık aşağı düşmemesi esasına dayanmaktadır.
Peki, ne yapılacak?

İlginç Bir Örnek:

Bir işletme düşünün; bir yönetim kurulu, çalışanları ve bir müdürü olsun.

Yönetim kurulunun bir sebepten müdürü işten çıkarmaya yetkisi olmasın (ya da nasıl işten çıkaracaklarını bilmesinler). Müdür hırsızlık yapsın, yönetim kurulu (ya da başkanı) müdürü çağırsın ve desin ki “Senin hırsızlık yaptığını biliyoruz. Biz, seni kovamıyoruz ama senin istifa etmeni istiyoruz.” Bu durumda daha önce hırsızlık yapacak kadar alçalmış olan müdür ne yapar sizce? Her halde tası tarağı toplayıp gitmez ama eğer, yönetim kurulunun işten çıkarmaya yetkisi varsa ve “Biz senin hırsızlık yaptığını biliyoruz. istersen biz seni isten çıkartmadan sen kendin istifa et. Olay da fazla büyümesin” derse, ne olur sizce? Olayın büyümesi işine gelmeyeceğinden, müdür hemen istifa eder. İşte demokrasinin beşiği gözüken pek çok Avrupa ülkesi ve Amerika’da da durum bu kadar basittir. Yönetim kurulunu oluşturan halk, gerektiğinde müdürü nasıl kovabileceğini bildiğinden ve bu sistemi oturttuğundan, zaten adı yolsuzluklara karışan bir insan için istifadan başka bir yol kalmaz. İstifasını eder, haklıysa yargılanma yolunu kendisi açar, aklanırsa daha da yücelmiş olarak geri döner, haksız olduğunu biliyorsa, sesini bir daha çıkarmaz. Bu sistem onlarda o kadar oturmuş bir durumdadır ki, sivil toplum örgütlerinin en ufak bir tepkisi yönetenler için her şeyi değiştirmeye yeter.
Bizde ise bir lider, ülke nüfusuyla oranlandığında çok az sayıda delege ve bunların arasından liderlerin işaret ettiği ve parlamentoya giren milletvekilleri bu işi götürmektedir. Sonuçta delegeler başkanı belirler, başkan da sayıları az olan delegeleri her türlü yolu (tehdit, şantaj, para, iltimas vb.) kullanarak satın alır ve bu kısır döngü de böyle sürüp gider.

Peki, biz bu durumu düzeltip de müdüre istersek onu işten çıkarabileceğimizi nasıl gösterebiliriz?

Bizde işin çivisi artık çıktığından, sivil toplum örgütlerinin tepkilerinin hiçbir ise yaramadığı çok açıktır. Bizim yapmamız gereken, en önemli silahımız olan çoğulcu demokrasiye sarılmamız. Peki, nasıl olacak bu?..
Oldukça basit; çalışanlar, çiftçiler ev hanımları, boş zaman bulabilen (tıpkı eli silah tutabilen gibi) herkes, görüşü doğrultusunda bir partiye üye olursa (Hiç olmazsa oy vereceği partinin programını alıp okursa, program üzerinde yanlış gördüğü şeyleri düzeltmeye çalışırsa ve nefesinin enselerinde olduğunu parti yetkililerine hissettirirse) ve bu üyelik oranı % 80’leri bulursa, bu iş çözülecektir. Çünkü, hangi görüşten olursa olsun bu ülkeyi düşünen dürüst insanların sayısının, kötü olan insanları tükürükleriyle boğabilecek kadar çok olduğuna ben yürekten inanıyorum. Bu inancımı da, Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’ün bu insanların dedelerine atalarına güvenerek yola çıkmasından ve başarılı olmasından alıyorum. Eğer insanlar ülkelerine sahip çıkıp, yakın oldukları görüşlerdeki partilere üye olup, etkin rol alarak dürüst, girişimci, ülkeyi ilerletecek görüş ve politikalara sahip insanları piramidin üstlerine doğru itmeye başlar, adı yolsuzluklara bulaşmış ya da devlet yönetme iradesinden aciz kalmış insanları bu piramidin tepesinde dahi olsalar aşağıya yuvarlarlarsa bu iş çözülür. Böylece bu insanlar dokunulmazlık zırhını da kaybedeceklerinden, kalan işi de bağımsız yargı halledecektir.
Peki, bu iş nasıl olacak? Bu halk bunu yapması gerektiğini nasıl öğrenecek? Bunu halka kim anlatacak?

Bu gün de, 200 TL yoldadır. Bu ise, emisyondaki paranın çaktırmadan arttırılmasından, yani para basılmasından başka bir şey değil.

Hakan Şahin

About ertooth

web master,

Tartışma

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Etiket Bulutu

8.özel güvenlik sınav sonuçları ve cevapları 9.Özel Güvenlik Yenileme Sınav Soruları ve Cevapları 2012 kıyamet vakti Ahlaksızlar Arkadaşlık sitelerindeki dolandırıçı yöntemleri Arkadaşlık Sitelerindeki Sanal Üyeler ayıplı ürün satan firmalar Başörtü gerçeği Başörtüsü sorunu Başörtüsü ve Kapanma Gerçeği benim Bernardo Vieira's bunun CREDIT LYONNAIS BANK Ghana. Mr.John OMAR din Dolandırıcılar E-postanıza Gelen Tuzaklara Dikkat! Ermeni Soykırımı Etiketler:Arkadaşlık sitelerindeki dolandırıçı yöntemleri google Google'da üst sıralara çıkmak. Google Arama Motoru Optimizasyon green card dolandıcıları. Green Card Tuzağına Dikkat Guinea-Bissau's president Joao Bernardo Vieira's Göçmenlik Vizesi programı hakan Hakan AKTAŞ ilk insan insan hakları insan hakları ve özgürlük international passport internetteki tuzaklar. internetten para nasıl kazanılır Kader kyamet alametleri kıyametin yılı kıyamet ne zaman kopaçak kıyamet süresi Kıyamet vakti Kıyemet vakti kıymametin süresi madde mail adresinize gelen şüpheli maillere itibar etmeyiniz.Miss.Abijah Francisco José mutluluga ulasmanin ipuclari mutluluğun resmi mutlu olmak Osmanlı İmparatorluğu porno siteleri qnet gerçeği republican forces sahte arkadaşlık siteleri Sahte üyeler sanal üyeler seo'nun en temel kuralları seo nasıl yapılır seo ne demek Soykırım the Prime Minister of Guinea-Bissau's Turban gerçeği Türban Yasağı Türkiye'de qnet Tuzağı Türkiye ilk slogan sitesi Türkiye USA konsolosluğu vize işlem ücreti dolandırıcılığı yabancı ve türk arkadaşlık siteleri Yeni özel güvenlik kimlik kartları yenilendi yeşil kart dolandıcıları Yeşilkart dolandıcıları yeşil kart sahtakarları Özel Güvenlik Sınav Sonuçları Üçkağıtçılar özel güvenlik sınav sonuçları ve cevapları ırk

Blog Stats

  • 60,393 hits
%d blogcu bunu beğendi: