Latest Post

BU ÜLKENİN İNSANLARI EVRİM KAVRAMINDAN NE ANLIYOR?


Zorluk nerede?

Evrimin toplu olarak tartışıldığı panel-simpozyum ve benzeri toplantılara aktif olarak katılmama kararı almıştım. Ancak, İnönü Üniversitesi’nin rektörü Sayın

Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu’na ve evrimle ilgili böyle bir düzenleme yapmak istediğini galiba ilk olarak bana açıklayan, sevgili öğrencim Sayın Prof. Dr. Murat Özmen’e ve yine öğrencim olan Sayın Prof. Dr. Özfer Yeşilada’ya olan saygım ve sevgimden ve doğal olarak siz dostlarımla birlikte olabilmek için bu kararımı bu sefer rafa kaldırdım.

• Prof. Dr. Murat Özmen, halkımızın evrim algılayışının ne olduğunu anlatmamı talep etmekteydi. İlk etapta böyle bir talep, çok masumene bir yaklaşımla, sadece 42 yıllık bir hocanın gözleminin ve tespitinin ne olduğunu anlamaya yönelik gibi görünmekteydi. Ancak, gerçekten 42 yıllık uğraşı ve deneyim, bunun zannedildiği kadar kolay olmadığını bana çoktan göstermişti. Bu, bir görme özürlünün ünlü ressam Rambrant’ın eserlerini, bir işitme engellinin Ludvig van Betoven’in 9. senfonisini nasıl yorumladığını anlatmak kadar zordu.

• En zoru da, simpozyumun başlığı gereği, köre Rambrant’ın eserlerini, sağıra da Betoven’in senfonisini nasıl öğrenebileceğini ve yorumlayabileceğini öğreteceğimizdi…

Ufku olmayan neyi anlar ?

Hiçbir şeyi!!!

• Benim doğduğum kasaba Kemaliye, bir kuyunun içinden gökyüzüne bakar gibi bir vadinin içine gömülmüş, şirin bir kasabadır. Kemaliye (Egin) de bir yaşlı bayan hastalanıyor; tedavi için bir araba ile Malatya’ya götürülürken; ilk defa Kemaliye Çanağı’nın dışına çıkma şansını yakalıyor ve Kemaliye’yi geride bırakan ilk dönemeci aşan aşmaz; daha engin bir araziye çıkmış oluyor. Kadının ilk sözü, “vay anam, Osmanlı’nın meğer ne kadar büyük arazisi varmış” da biz bilmiyormuşuz oluyor. Zamandan, mekândan, nesnelerin kendi arasındaki ilişkiden, her şeyin bir neden sonuç ilişkisinden kaynaklandığını bilmeyen bir kişiden ya da bir toplumdan ne bekliyorsunuz?

• Bilgi ve merak eksikliği olan bir topluma, neyi öğretebilirsiniz?

♣ Doğayı gözleyerek, karışık biyolojik mekanizmaları çözme yetisini mi?

♣ Uzun süreçlere dayanmış olan yapısal, coğrafik, jeolojik değişiklikleri mi?

♣ Yoksa yine uzun bir süreç olan tarihi gerçekleri mi?

Hiç birini.

Tüm bunları öğrenme, emek ister, alın teri ister,

birbiri üzerine konmuş bilgi birikimi ister ve en

önemlisi altını çizerek söylemek isterim geleneksel

ve kurulu düzene eleştiriyel gözle bakmak ister. Son

cümlede vurguladığımız kurulu düzene karşı koyma

ve eleştriyel düşünme tarzı ve davranış biçimi,

ülkemizde ve dünyanın birçok ülkesinde yaygın bir

yaşam tarzı değildir.

Bir toplumda, emek ve eziyet gerektiren karmaşık

bilimsel düşünce tarzının karşısına, her şeyi

kestirmeden, kısa yoldan; ancak hiçbir zaman

açıklıkla anlaşılması mümkün olmayan, her

zaman üstü kapalı tarzda her yöne çekilebilen,

uğraşılırsa bütün gizemleri açıklayabileceğine

inanılan dogmatik düşünce tarzı dayatılmış ise ve

bu yaklaşım, politikacılar, toplumu sömürenler, bir

ülkeyi geri bıraktırmak isteyen dış güçlerin ülke

içindeki maşaları ve okumadan alim, gezmeden

gezgin, çalışmadan zengin olmak isteyenler

tarafından kullanılmaya başlanmışsa, o toplum

birçok belaya açık demektir. Bu anlattıklarım, bu

ülkede yaşayan sizlere yabancı gelmemiş olmalı;

ancak büyük bir olasılıkla bu dünyada aynı yolu

izleyen ya da izlettirilen birçok ülke bulunduğunu

söyleyebiliriz ve hemen hepsi yoksullukla

boğuşmaktadır.

• Bir defa bir inanışın, bir yaklaşımın, bir

düşünce tarzının, sosyal yaşamı şekillendiren

kuralların, değişmeyeceğine ve mutlak doğru

olduğuna inanmış iseniz, çıkmaz sokağa

girmişsiniz demektir. Bakın size insanlık tarihini

derinden etkileyen, hepimizin bildiği bir örnek

vereyim.

Geçmişe kısa bir yolculuk:

“eğri temele, doğru bina yapma çabaları”

• Roma İmparatorluğu döneminde, İskenderiye’de, İ.S.

ikinci yüzyılda yaşayan Batlamyus (Ptolemaios),

elindeki taşın yere düşmesini gözleyerek, güneşin ve

ayın da aynı kurala tabii olduğunu düşünerek ve

dolayısıyla dünyanın, güneş sisteminin ve evrenin

merkezi olduğunu ileri sürmüş ve bu yaklaşım, kilisenin

“tanrısal” resmi görüşü olarak benimsenerek, insanlara

yüzyıllarca kan kusturulmuştur. Bu görüş, insanı

evrenin merkezi yapmayla kalmamış, her şeyin efendisi

olma ve tüm canlı ve cansız nesnelerin insan için

yaratıldığı fikrine sürükleyerek, yaşayan her canlının bu

düşünceden olumsuz pay almasına ve acı çekmesine

de neden olmuştur. Ta ki Polonyalı Kopernik (M.S.

1400), bunun tersinin de doğru olacağı fikrini ileri

sürünceye kadar. Ne var ki, Kopernik, bu düşüncesinin

benimsendiğini görmeden öldü. Ondan önce de birçok

düşünür, Batlamyus yaklaşımındaki gitmezlikleri

saptamışlardı; ancak egemen inanışa “dinlerin katı

dayatmasına” ters düşmemek için, bu gitmezliklerin

üzerine yürüyeceklerine, acaba bu gitmezlikleri nasıl

olur da düşünürlerin dikkatinden kaçırabiliriz ya da o

günkü inançlar içerisinde inandırıcı bir yol bularak

geçiştirebiliriz diye çabalamışlar (bugünkü aydınların ve

üniversite hocalarımızın kulakları çınlaşın) ve kiliseden

de nemalanmışlardır.

• Örneğin, gezegenlerin ve yıldızların izledikleri yolda

ortaya çıkan; fakat Batlamyus’un yaklaşımıyla bir türlü

çözülemeyen sorular, o günkü sözde bilim adamları,

ancak ve ancak bugün bizim birçok televizyonumuzun

programlarında dogmatik düşünceye saplanmış,

çıkmazdaki ülkelerin ve bizim sorunlarımızın

nedenlerini göz ardı ettirmek ya da uzaklaştırmak için

iler sürülen, hepsi kendi başına bir komedi olan

söyleşilere bile taş çıkaran çözümlerle geçiştirilmeye

çalışmışlardır. Batlamyus’un kitabı Arapçaya da

çevrilmiş, Müslüman ülkelerin tümüne dağıtılmıştır ve

İslam dünyasınca en büyük alim olarak nitelendirilmiştir.

Çünkü tüm semavi dinlerde olduğu gibi, insan,

Batlamyus’un bu yaklaşımında, evrenin tam orta

noktasına yerleştirilmiş, her şey, hatta kendi cinsinin

dişileri dahi, insanoğlunun, yani burada kastedilen

erkeğin emrine verilmişti. Bu düşünce, Avrupa’yı da din

adamları ve şairler aracılığıyla, tamamen sarmıştı.

Bırakalım daha sonraki yıllarda, bu düşüncenin ortaya

çıkardığı vahşi kapitalizminin neden olduğu doğanın

tahribini, geçmişte yüz binlerce kadın, doğal felaketlerin

nedeni olarak gösterilerek, yakılmıştı.

• Bugün biz Batlamyus’u suçlamıyoruz,

suçlayamıyoruz. Çünkü evrendeki

olayları inceleyebileceği elindeki tek araç,

gözleriydi; yapabileceği de o kadardı.

Ancak, bizim kınadığımız, bu geleneksel

düşüncedeki gedikleri görmeyip, bu

gedikleri yok sayanlar ya da bu gedikleri

görüp, ancak onları bilimsel gerçeklere

dayanıyormuş görüntüsü ile bir cambazın

kıvraklıkları ile daha az bilen insanları

yanıltmak için kullananlardır. Bu iki

zümrenin her kesimi de şu anda

ülkemizde ve üniversitelerimizde

tahminlerinizin çok daha ötesinde yüksek

sayılarda temsil edilmektedir. Hatta bu

bilimsel düşünceye ilişkin eksiklikleri

gidermek için ders verenler bile bu –

eyyamcı, yanıltmacı, oportünist- kesimin

içindedirler.

• Doğal olarak, kast ettiğimiz kesim,

geleneksel düşünceye her zaman ters

düşmesi beklenen, değişimin ilkelerini

incelemekle yükümlü olan evrim

kavramını üniversitelerde ders olarak

verenlerdir. Bizatihi bu kesimin birçoğu,

Kopernik öncesi, Batlamyus’un

kusurlarını ve eksikliklerini bile

görmemezlikten gelen, hatta bu kusurlara

kılıf uydurmak için çırpınan bilim adamı

kadrosundan maaş alan insanlardır. Esas

tehlike burada yatmaktadır; tuz kokmuş

ise kokuşmayan hiçbir şey kalmamış

demektir. Türkiye’nin en büyük

üniversitelerinden birinde, Gazi

Üniversitesi’nde bundan 4 yıl önce,

‘Kuran’a göre neden evrim olamaz” adlı

bir bitirme tezi yaptırılmış ise, bu ülkede

bir evrim kavramının algılanmasından söz

edilemez.

Öğretmenin en önemli kısmı,

nerden başlanacağını bilmedir!

• Burada “şimşekleri üzerime çekeceğimi bile bile”

bir şeyi vurgulamadan da geçemeyeceğim. Bu

simpozyumun yapılmasını takdirle karşıladığımı

belirtmek isterim; ancak içeriği bakımından

bakıldığında, bizatihi tertip komitesinin bu ülkenin

evrim eğitimi sorununu yeterince algılamadığını

üzüntüyle gözlediğimi söyleyebilirim. Adana ve

Kuşadası’nda Evrim Paneli adı altında, evrim

eğitim sorunlarının masaya yatırılması

öngörülmüştü. Verilen bildirilerin hemen hepsi,

evrim mekanizmasını bir yönüyle kanıtlamaya

yönelik, bilimsel bazı bulguların sunumundan

ibaretti ve bana göre her ikisi de panellerin başlığı

ile-içeriğinin ilintisi açısından bir fiyaskoydu.

Malatya’da yapılan “bu ülkede Evrimin Öğretimine

yönelik” simpozyumda da birkaç sunum hariç ‘ki

onların da püf noktasına parmak basıp

basmayacağını bilemiyorum” yine evrim

mekanizmasını kanıtlamaya yönelik salt bilimsel

sunumlar olarak görülmektedir. Çünkü binlerce

yıldan beri, “ite dalaşacağına çalıyı dolaş” daha

iyidir yaklaşımı ile bugünkü bilim adamları da aynı

yolu izleyerek, esas, masanın üzerine yatırılması

gereken “dogmatik düşüncenin düşünce

dünyamızda açtığı korkunç gediklere”

değinmeyecekleri kuşkusunu taşıyorum.

• Bu simpozyumun taslağını hazırlayanlar bir şeyi

önceden kestirmiş olmalıydılar, Darvin (Darwin),

genetiği, mutasyonları, moleküler evrimi,

popülasyon genetiğini, hatta mayozu, mitozu hiç

tanımadan evrim fikrini geliştirdi. Eğer, tertip

komitesi, mutasyonları, gen kaymalarını,

rekombinasyonları, direnç mekanizmalarını vs. en

iyi şekilde anlattığımızda, bu ülkenin ve kökten

dinci uygulamaları benimsemiş ülkelerin

insanlarının evrimi benimseyeceğini

düşünüyorlarsa, büyük bir hata yapıyorlar

demektir. Siz neyi açıklarsanız açıklayınız, hep

karşınıza başka bir bilinmezlikle çıkacaklardır.

Milyonlarca canlı türünün evrimini, hatta her

birinin organlarının evrimini talep edeceklerdir. Siz

sürekli bir şeyleri kanıtlamak peşinde yuvarlanıp

gideceksiniz.

• Eğer, insanlar için, bu ülke için iyi bir şeyler

yapmak arzusunda iseniz, “bu ülkede, eğer

cesaretiniz varsa” size bir önerim olacak,

evrimdeki mekanizmaları açıklamaları akademik

bir amaç olarak çalışın; ancak, bunu halkın

bilinçlendirilmesinde etkili bir yol olacağını hiç

ummayın. Yapacağınız en önemli görev,

yaptıklarınızın doğru olduğunu değil,

karşınızdakilerinin binlerce yıldır yaptıklarının hata

olduğunu söylemek ve yüzlerine vurmaktır. Bu

hataların insanları hangi acılara sürüklediklerine

ilişkin mevcut belge ve kayıtlar, evrim

mekanizmasının açıklanması için elde

edilenlerden çok daha fazladır.

• Bu simpozyumda, mutasyonlar, gen

kaymaları, rekombinasyonlar değil, evrimsel

ve özellikle analistik düşünme tarzının

Anadolu topraklarında neden bin yıldan beri

bir adım bile atamadığının masaya

yatırılması gerekirdi. Yaşadığımız ve tanık

olduğumuz bağnazlıklar, Brezilya’da,

Kongo’da, Tibet’te vd. birçok ülkede olsaydı

hoş görülebilirdi; ancak Anadolu

topraklarındaki böyle bir bağnazlığı hiç kimse

affedemez. Gramerin, tarihin, bir anlamda

felsefenin, matematiğin, geometrinin,

astronominin, doğa bilimleriyle ilgili ilk

gözlemlerin yapıldığı bu toprakta son 1000

yıldır tek bir şey yapılamamış. Bırakın

yapılmayı, dünya tarihine bilimin köken aldığı

yer olarak geçen Milet’teki insanlık tarihinin

en büyük düşünürleri, felsefecileri, bilimcileri,

örneğin Thales’i, Anaximander’i tanıyan ve

düşüncelerini kavrayan tarihimizde kaç kişi

olmuş. Bir imparatorluk düşünün ki, 400 yıl

Mısır’da kalmış, Çin Seddi’nden sonra en

büyük insan yapısı olarak bilinen piramitler

konusunda gözleme dayalı tek bir cümle bile

yazılmamış. Empati ve merak insan olmanın

temel iki özelliğidir.

NEREDEN NEREYE

GELDİK?

• Bir şeyin kökenini bilemez

iseniz, geleceğe yönelik doğru

yorum da yapamazsınız! Bu

nedenle geçmişten zamanımıza

kısa bir yolculuk yapalım.

ESKİ TÜRKLERİN DÜNYAYA

BAKIŞLARI “ŞAMANİZM”

• Türk milleti olarak oluşum, evrimleşme, köken

hakkında hiç bilgimiz olmadı mı? Oldu:

Müslümanlıkla tanışmadan, daha Orta Asya’da

iken, her insan gibi Türkler de kökenleri

konusunda merak ettiler ve kendi mitlerini Anahan

dini olarak bilinen Şamanizm içerisinde yarattılar.

Şamanizm‘de inanca göre insanlar iyi ya da kötü

diye gruplara ayrılmıyordu. Bu nedenle cennet ve

cehenneme denk kavramlar geliştirilmemişti (bu

şekildeki kavramlar ilk defa İlhanlık dininde

müslümanlıktan transfer edilmişti). Şamanlıkta her

yer (acun) ve her şey (mana) kutsaldır. Bu

nedenle büyük kayalar, ağaçlar, su kaynakları

hatta yaban hayvanları kutsaldır. Onların hepsi

akrabamız olarak bilindi. Doğayı tüm canlılarla

birlikte paylaşmayı benimsediler; insanı doğanın

efendisi olarak kabul etmediler. Şamanizm‘de

kutsal kitap ve tapınak yoktu.

• Merasimleri (kutsal günler, ölüm, bayram

günlerini) Tanrı ile ilişkide bulunduklarına

inanılan “Kam” (ya da Kaman) denen

rahipler yürütürdü. Şaman sözcüğü

kamandan çıkmıştır. Savaş sırasında

insan öldürmenin meşru, bunun dışındaki

öldürme olaylarında devletçe ceza

verilmesi öngörülen bir düşüncenin

egemen olduğu bir toplum yapısı vardı.

İçkinin kurallar içinde içilmesi kaydıyla

serbest olduğu, erkek-kadın eşitliğinin

tam sağlandığı bir düzendi. Şamanizm’in

İslamiyet’le değişmeyen tarafları Anadolu

Aleviliği (keza Bektaşilik) ile günümüze

taşınmıştır. Bu yaklaşımda katı bir tutum

gözlenmez, emredici ve yaptırımcı

unsurlar bulunmaz.

• Bu inanç sisteminde evrimleşme üç

basamakta oluşmuştur. Bunun izlerini

bugün cem ayinlerinde görmekteyiz.

• Evrenin oluşumu: Işıktan evren

oluşmuştur. Bu nedenle her şeyin temeli

ışık olarak bilinir. Bu inançları nedeniyle

Osmanlılar, Türkmenlere biraz da

aşağılayarak “Işık Taifesi” adını vermiştir.

• Devriye: Cansız ve canlı (insan hariç)

varlıklar oluşmuştur. Canlıların birbirinden

halk edildiğine ilişkin inançları vardır.

Canlıların hepsi kutsaldır.

• İnsan halk edilmiştir: İnsan varlığının iki

evresi vardır; birinci evrede insan

bedenleşmemiş bir enerjidir, ışıktır (nur-i

kadim). İkinci evrede insan devriye

yoluyla evrimleşerek vücut bulmuş ve

cisim olarak ortaya çıkmıştır (vücud-u

mutlak).

Zorla dünyaya bakışı değiştirilen

bir millet “Türkler”

• Bu düşünce tarzı, Türk yurdunun işgali için ilk

denemeleri yapıldığı, yani Muaviye’nin Horasan

valisi Ubeydullah bin Ziyad’ın, Buhara‘yı (M.S.

637) kuşatması ve sonunda Emevi komutanı El

Kuteybe başta olmak üzere yaklaşık 100 yıl

boyunca Türkleri kılıç zoruyla Müslüman

yapmasıyla sonlanır. Ancak, Türklerin oluşumla

ilgili kendi özgün mitleri, bu tarihte sona erer ve

ancak çeşitli din ve inançların etkisi altında

değişime uğrayarak, bugünkü Bektaşilik ve

Alevilik kültürü içerisinde zamanımıza kadar

ulaşır.

• Anadolu’da birçok başka uygarlık da yaşamıştı

(Urartular, Asurlar, Hititler, Lidyalılar, Frikyalılar

vd); her birinin kendine özgü yaratılış miti vardır.

Ancak, Hıristiyanlık zaman olarak Türklerden çok

daha önce Anadolu’ya ulaştığı ve yerleştiği için,

Türklerin bu mitleri yaşam tarzı olarak tanıma

fırsatı olmadı ve belki onların öyküleri, davranış

biçimleri, bölük pörçük kültürümüze girdi.

Buhara’da ve Maveraün-Nehir’de Türkler

neyle ve hangi mitolojiyle karşılaştı

• Bunu da kısaca görelim: Türklerin

karşılaştığı mitolojinin iki önemli kaynağı

ya da ayağı vardır. Birincisi Sümer

mitolojisi, ikincisi Mısır uygarlığıdır. Bu

ikisini birbirine bağlayan ve yeni sentez

çıkaran, Uruk şehrinden köken alıp, Urfa

üzerinden Filistin’e, oradan da Mısıra

giden ve Mısır’dan geriye gelerek

Kudüs’te yeni bir inanç sistemini dünyaya

empoze eden Musevilerdir. Bu süreci

kolay anlayabilmek için tarihsel

sıralamaya göre bazı başlıklar altında

görelim.

DÜNYAYA EGEMEN OLAN

MİTOLOJİ:

SÜMER ve MISIR MİTOLOJİSİ

• Önce tanık olduğum ve ne

büyük tehlike altında

olduğumuzu gösteren bir

girişimim ve anımla başlamak

istiyorum.

Türk orta eğitimine bilimsellik

kazandırma çabamız Ön Asya-
Mısır Mitlerine çarptı

• 1992 yılında o zamanın Milli Eğitim

Bakanı, Sayın Köksal Toptan’a giderek,

orta eğitim kitaplarının çağdaş ve bilimsel

merakı uyandıracak tarzda yazılması

gerektiğini uzun ve oldukça sert bir tarzda

anlatmaya çalıştım. Herhalde ikna olmuş

olacak ki, Dünya Bankası’nın desteklediği

program geliştirmeye beni ve 5-6

meslektaşımı, bir o kadar da Milli Eğitim

bakanlığı uzmanını görevlendirdi. İki yıl

çalıştık, galiba, iyi bir program da

geliştirdik. Son düzeltmeleri yaparken, o

güne kadar tek bir cümle katkıda

bulunmayan sözüm ona Milli Eğitim

Bakanı uzmanlarının bir kısm bana:

• “Hocam” biliyorsunuz? Bu kitaplarda bölümlerin

arasına okuma parçaları koymak gerekiyor. Ben

de “çok iyi olur” dedim. En az yeni ve ilgi çeken

biyolojik araştırmaları ve konuları buralarda

anlatmak mükemmel olur dedim. Yok hocam, bu

konular maneviyatımıza yönelik konular olacak

dediler. İyi dedim, Atatürk’ün başarıları ile ilgili

şeyler yazarız. Olmaz dendi. İnançlarımızın

güçlendirilmesi gereken konular olacak. Yani ne

diyorsunuz, Yunus Suresi’nde “Yunus Peygamber

Akabe’de balığın midesine giriyor, üç gün denizin

altında yol alıyor, sonra Nil Nehri Deltası’nda

karaya çıkıyormuyu” anlatalım? Yoksa! Musa’nın

bir asa darbesiyle Kızıl Deniz’in ikiye ayrıldığını,

12 kabilenin geçtiğini birinin sulara gark olduğunu

mu” yazalım?

• Bunun üzerine bana önümüzdeki hafta bir daha

toplanalım bu konuları gözden geçirelim dendi.

İkinci günün sabahı, resmi bir araba ile bakan

imzası taşıyan bir sarı zarf geldi, Milli Eğitim

Bakanlığı ile ilişkimin kesildiğini tebliğ eden…

• Ben yine de mitolojinin anlatımı taraftarıyım; hem

de Türk insanı evrimi nasıl algılıyor başlığı altında:

İNSANLIĞI ETKİLEYEN SÜMER EFSANELERİ

• Yaratılışın ne olduğunu insanlarımıza doğru

anlatabilmek için, ilk olarak Sümer, daha sonra Babil,

daha sonra, Süryani ve İbrani tarihini ve mitolojisini

bilmek gerekiyor. En azından S. N. Kramer’in (1990)

“Tarih Sümer’de başlar (History Begins at Sumer)

kitabını okumak ve İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde

bulunan çok sayıdaki Sümer yazıtlarını bir defa görmek

gerekiyor. Çünkü evrim kavramını bugünkü çağdaş

bulgularla bile –Malatya’da da ne yazık ki deneneceği

gibi- anlatamayacağımız apaçık.

• Neden mi dersiniz?

• Dünyanın en çok bilim adamı barındıran ve en çok bilgi

birikimi olan Amerika yönetiminin hemen hemen tümü,

halkının önemli bir kısmı, bizim bilim adamı

kadrosundan maaş alanların da neredeyse tümü,

halkımızın tümüne yakını katıksız olarak yaratılışa

inanıyor. Bu nedenle evrimleşmeyi sağlayan düzeneğin

doğru olduğunu anlatmak için çırpınmanın hiçbir yarar

getirmeyeceğini bir daha vurgulamak istiyorum. Eğer

cesaretiniz varsa, eğer gerçekten sorunu kökten

çözmek istiyorsanız, yaratılışın, bilinmesi ve kuşaktan

kuşağa saklanması gereken sadece ve sadece bir

mitoloji olduğunun bizim ağzımızdan açıklanması

gerekiyor.

Enlil İlahisi: İstanbul Müzesi’nde (eski eserler) bulunan

4 sütunlu tabletin üst kısmının kopyası.

Tarih ve semavi dinlerin

inançları M. Ö. 3000

yıllarında Sümer’de başlar.

• Tanrılar insan tarzında tanımlanmıştı.

Başlangıçta bir yaratılış olduğuna

inanılmıyordu, sadece diğer tüm tanrıları

yaratan Deniz Tanrıçası NAMMUN’nun

denetlediği sonsuz bir suyun olduğuna

inanılıyordu. Ayrıca iki büyük tanrının Su

Tanrısı ENKİ ve en büyük tanrı

NİNHURSAG’ın olduğunu, bu tanrıların

çocukları olarak AN (erkekti ve gök

tanrısıydı) ve Kİ (dişiydi ve yer tanrısıydı)

tanrılarının olduğuna inanılıyordu. Semavi

dinlerde, Allah (Tanrı) ile birlikte hiçbir zaman

yaratıldığı belirtilmeyen ve hep var olduğu

bilinen dört büyük meleğin, Cebrail, Azrail,

Şeytan ve Mikail’in (ve diğer) yapısı ile bu

tanrılar arasında bir homoloji kurulmaktadır.

• AN ile Kİ’nin birleşmesinden yine büyük

bir tanrı olan hava tanrısı ENLİL doğdu.

Kutsal kitaplarda (Tevrat, Kuran ve

zaman zaman İncil’de) yerleri göklerden

ayırdık sözcüğü, ENLİL’in gökleri yerden

ayırma efsanesinin tekrarıdır ve buna

bağlı olarak bitki ve hayvanların oluşması

ile Sümer Evrimi başlamıştır. ENLİL,

Tevrat’ta Erek olarak geçen ve bugün

Uruk şehri-devleti olarak bilinen yerde

yüzlerce yıl takdis edilmiştir (2. cihan

savaşından kısa bir süre önce Almanlar

tarafından bulunan kitabelerden). ENLİL,

asasını kime verirse, bir çeşit peygamber

ya da tanrı rütbesini ona verirdi.

MUSA’nın asa taşımasının kökeni de bu

geleneğe dayanmaktadır.

• ENLİL’in en önemli iki tanrıdan biri

olan NİNHURSAG’ın kızına bir kayıkta

tecavüz etmesi ile iki adı olan

(NANNA ve SİN) Ay Tanrısı doğdu.

Bu adların Süryanilerin esas dili olan

Aremiceye Habil ve Kabil olarak

geçtiği söylenir. Güneş tanrısı UTU ve

Venüs tanrıçası İNANNA ise ay

tanrısının çocuklarıdır. Ay’ın simgesel

özelliği bu nedenle çok önemlidir.

Camilerin minaresinin şerefesinde

bulunan ay simgesinin de bu

önemden kaynaklandığı bilinmektedir.

• ENLİL bu kusurundan dolayı yer altında “Hades” denen

cehenneme (Tevrat’ta Sheol, İncil’e ve Kuran’a

Cehennem olarak geçmiştir) sürülmüştür.

• Ayrıca, statüsü gittikçe düşün yüzlerce tanrı vardı

(örneğin Tuğla Tanrısı KABATA statüsü düşük olan

tanrılardan biridir).

• Sümer mitolojisinde insanın yaratılış öyküsü, semavi

dinlere kaynaklık etmesi bakımından çok önemlidir:

İbraniler (yani İbrahim soyundan gelen ve bugünkü

İsraillilerin temelini oluşturan kavim), dünya tarihinde

ortaya çıktıkları zaman, Sümerler çoktan tarih

sahnesinden silinmişti. Ancak, İbranilerin sonradan

gelip yerleştikleri Filistin’de yerli halk olarak bulunan

Kenanlılara komşu olan Asur, Babil, Hitit, Huri ve

Aremilerin, Sümerlerle çok yakın temasları olmuştu.

Dolayısıyla İbraniler, dolaylı olarak Sümerlerden

etkilenmişti ve daha sonra göreceğimiz gibi, Mısır

uygarlığından da etkilenince, ikisinin sentezi olan bir

yaşam tarzı ortaya çıkmış oldu.

• İbrani mitolojisi (edebiyatı) ile Sümer mitolojisi

(edebiyatı) arasındaki parelellik, ilk defa 1915 yılında

yayınlanan Bulletin of the American School of Oriental

Research dergisinin 1 nolu sayısında Supplementary

Study olarak çıkmış, daha sonra da 1945 yılında

University Museum’da bulunan 6 sütün üzerine 278

satır taşıyan bir tabletle bu yaratılış mitolojisi hemen

hemen tümüyle açıklanmıştır.

• Bu tablette (yazıtta), saf, temiz ve parlak,

hastalığın, ölümün bilinmediği, ağrısız ve acısız

doğumun yapıldığı, hep yaşayanların ülkesi olarak

inanılan bir ülke “Dilmun” tanımlanmıştı (bu ülke

Babililerde ölümsüz yaşayanların ülkesi, Tevrat,

İncil ve Kuran’da da Cennet olarak geçer). Bu

ülkede ne yazık ki su kıttı. Dilmun daha sonra

Tevrat’a Fırat, Dicle ve dört bucağa uzanan

nehirlerin arasında yer alan, doğuya doğru

uzanmış Eden Bahçesi’ne ve daha sonra da

Cennete dönüştürülmüştür. Bu son iki tanım

Kuran’da da aynen tekrarlanmıştır. Dilmun

bahçesine yer yüzünden su taşıyan NİNHURSAG

8 bitkiye filizlendiriyor (aynı anlam Tevrat’ta Musa

2: 6’da, şöyle geçiyor: Yerden çıkan nem bütün

toprağın yüzünü suladı). Tanrı ENKİ (Tevrat, İncil

ve Kuran’da Adem olarak geçen), iki yüzü olan

tanrı İSİMUD’un (Tevrat, İncil ve Kuran’da Şeytan

olarak geçen) gizli gizli getirdiği bu bitkileri ve

özellikle yasaklı bitkiyi yiyor. Tanrı NİNHURSAG

son derece kızıyor onu, ölümlü yaparak

cezalandırıyor. ENKİ’nin sağlığı bozuluyor, 8

organı hastalanıyor (……, çene, diş, ağız, …., kol,

kaburga, ….; noktalı kısımlar kırık olduğu için

okunamamıştır). Kurulu düzene ilk karşı çıkan

varlık, simgesel olarak ENKİ olmuş ve

lanetlenmiştir. Bu lanetlenme, daha sonra dinler

tarihinde her türlü cezayla ve aforozla

sürdürülmüş; içine şeytan girdi diye Orta Çağda

100.000 kadın bu düşüncenin devamı olarak

yakılmıştır.

• Tevrat’ta “Havva Âdem’in kaburga kemiğinden

yaratılmıştır” denmektedir. Niye kaburga kemiği?

Bizim Müslüman alimler de, insanın en son çürüyen

kemiği bu kemiktir, buradan DNA çıkarılabilir, gibi

çok güzel yorumlar yapmaktadırlar.

• Kaburganın Sümercesi “Ti”dir; ENKİ’nin kaburgasını

iyi etmek için yaratılan tanrının adı Sümercede hem

“Kaburganın Hanımı” hem de “Yaşatan Hanım’

anlamına gelmektedir. Sümer edebiyatında

“Kaburganın Hanımı” kelimesi, İbranicede,

kelimelerin birbirinden farklı yazılması nedeniyle

“Yaşatan Hanım’ anlamına “Havva” ya

dönüşmüştür. Çünkü İbranicede “Kaburga” ile

“Yaşatan” kelimeleri bir değil, ayrıdır.

• Burada yaratılan, sadece bir insan değil, bir çeşit

peygamber olarak niteleyeceğimiz tanrı-insandır,

yani Âdem ve Havva’dır. Ancak sade insanın ortaya

çıkışını Sümer’deki başka bir mitoloji ile

öğreniyoruz:

• Sümer’de Tanrılar, özellikle dişi Tanrılar

çoğalmaya başlayınca, işlerin çokluğundan,

yiyecekleri hazırlamanın zorluğundan yakınıyorlar

ve tanrıların hepsini var eden Deniz Tanrıçası

Nammu’ya bir çare bulması için yalvarıyorlar. O

da Bilgelik Tanrısı’na bilgeliğini ve marifetini

göstermesini söylüyor. Bunun üzerine:

• Bilgelik Tanrısı yumuşak bir kilden şekiller yapıyor

ve Tanrıçaya sesleniyor:

Ey Annem! Adını vereceğin yaratık oldu,

Onun üzerine Tanrıların görüntüsünü koy,

Dipsiz suyun çamurunu karıştır,

Kol ve bacakları meydana getir,

Ey Annem! Yeni doğanın kaderini söyle!

İşte o bir insan!

(M.İ. Çığ, age: 36).

• Tevrat ve Kuran’da da insanın çamurdan, ıslak

çamurdan, kuru çamurdan yaratıldığına ilişkin en

az 6 ayet bulunmaktadır.

• Darül-Zaferan/Mardin’deki Süryani Metropoliti ya

da yardımcısı olan Gabriel’e Âdem kelimesinin

anlamını sorduğumda, eski Süryanicede

(herhalde Aremice’de) bu kelimenin bir şeyler

üreten (verimli) toprak anlamına geldiğini

söylemiştir. Adem kelimesinin Aremice bir terim

olduğuna nasıl güvenebiliriz dediğimde ise,

Tevrat’a, İncil’e ve Kuran’a bakın, Allah ve

melekler, Hz. İbrahim de dahil Hz. İbrahim’e kadar

tüm peygamberler aralarında Aremice konuştuğu

belirtilmektedir. Bu durumda Tanrı dili neden

Aremice, hatta Tanrının kendisi Aremi olmasın

diye ilginç bir yanıt verdi.

• Yukarıda anlatılan bilgilerin dayandığı tabletler

1915 yılında Pere Scheil, daha sonra S. N.

Kramer tarafından gün yüzüne çıkarılmasına

karşın, hiç kimse gerçeği öğrenme cesaretini

gösterememektedir.

Korkak özgür düşünemez

Özgür düşünemeyen insan olmaz.

Tufan, gemi ve Sümer “Nuh”u.

University Museum’de (Philadelphia) bulunan “Tufan” tabletinin

Arno Poebel tarafından kopyesi (Kramer, 1990)

• Arno Poebel’in 1914 yılında ve British

Müzesi’nden George Smith’in “Gılgamış

Destanı”nın on birinci tabletindeki

efsaneden anlaşıldığı kadarıyla, Tevrat,

İncil ve Kuran’da geçen “Tufan Efsanesi”

bir Sümer efsanesidir. Öykü tamamen

aynıdır; ancak NUH Peygamber yerine,

ölümlü (sonradan tanrı katına

yükseltilmiş) ZİSUDRA vardır.

• ENLİL’in gökleri yerden ayırması ile

evrenin yaratıldığına inanan Sümerler,

dualarında yerleri ve gökleri yaratan ulu

Enlil diye dua ederken, anlaşılması çok

kolay olan bir kalıtımla, Tevrat, İncil ve

Kuran’da da yerleri ve gökleri yaratan ulu

tanrı diye dua edilmektedir.

YANLIŞ YORUMLAR GÜNÜMÜZDE

DE AYNI HIZLA SÜRMEKTE

• Yaratılışa ya da başka bir mitolojiye

inanabilirsiniz, bu sizin tercihiniz. Ancak, bir olay,

kullandığınız kaynaktan önce belgelenmiş,

yazılmış ya da yorumlanmış ise, ahlaki olarak, o

kaynakları da birlikte vermeniz gerekir. İşte

dogmatiklerde bu ahlaki gelenek oluşmamıştır. Bu

nedenle de hiçbir şeyin aslını anlayamazlar.

• Örneğin Kaptan Jaques Cousteau (Kusto),

Atlantik’te iki su akıntısının birbirine karışmadığını

açıklayınca, İslam ülkelerindeki kendine ilim

adamı süsü veren birçok kişi, yıllarca şu

açıklamayı yaptılar: Kutsal kitabımızda zaten

bunlar yazılıydı; ancak bilim adamları bulamadılar.

Kendisi bu bilgi üzerine Müslüman oldu diye bir

de yakıştırma yaptılar. Jaques Cousteau vasiyeti

gereği Hıristiyan mezarlığına gömüldü. Bilim

adamı sorumluluğu gereği, suların birbirinden

ayrılmama durumunu da biz incelediğimizde, bu

sözcüğün ilk olarak Sümer Mitolojisinde yazılı

olduğu görülür:

• Sümer Efsanesine göre evrende ilk olarak Su Tanrıçası

Nammu ve uçsuz bucaksız bir su vardı. Tanrıça o

sudan büyük bir dağ çıkardı. Oğlu Hava Tanrısı Enlil,

onu ikiye ayırdı. Üstü gök oldu, onu gök tanrısı aldı, altı

ise yer oldu ve yer, hava tanrısı ile yer tanrıçasının

oldu. Bilgelik Tanrısı ile Hava Tanrısı, birlikte,

yeryüzünü bitkiler, hayvanlar ve sularla donattılar (M. İlmiye Çığ, Kuran, Tevrat ve İncil’in Sümer’deki Kökeni,

Kaynak Yayınları 10. Basım, 2006: 35).

• Aynı ifade Tevrat’ta şöyle anlatılıyor: Tevrat Tekvin 1.2-

9: Suların yüzü üzerinde Allah’ın ruhu hareket ediyordu.

Allah “suların ortasında kubbe olsun, suları ayırın” dedi

ve Allah kubbeyi yaptı. Altta olan suyu üstte olan sudan

ayırdı ve Allah kubbeye ‘gök’ ve alttaki kuru toprağa da

‘yer’ dedi.

• Aynı ifade Kuran’da yer alır: Kuran Enbiya Suresi ayet

30: Gökler ve yer yapışık iken onları ayırdığımızı, bütün

canlıları sudan meydana getirdiğimizi bilmez misiniz?

• Neden doğruyu söylemekten çekinelim?

• Neden eğitimde, inançlarımızı, geleneklerimizi

sosyal saplantılarımızı körü körüne devam

ettirebilmek için, genç dimağlardan bilgiyi

saklayalım ya da çarpıtalım?

• Gerçekleri sonsuza kadar saklayamayacağımıza (taş

olduğu için yakılarak yok edilmesi zor) göre, bir gün,

tüm bunları öğrenen insanımız, güvenlerini yitirdikleri

için, sahip olduğumuz diğer tüm değerlere de sırt

çevirecektir.

• Tüm bu anlatılanlar, 5.000 yıl önce kil tabletlere ve

taşlara yazılmış olan bilgilerdir ve müzelerde

korunmaktadır.

İNSANLIK TARİHİNİ ETKİLEYEN İKİNCİ

UYGARLIK “MISIR UYGARLIĞI”

Mitolojimizin ikinci kolu Mısır Uygarlığı

kaynaklıdır; arzu ederseniz bu bilgileri,

Luvr/Paris, British Museum/Londra, hatta

İstanbul Eski Eserler Müzesi’nde görebilir

inceleyebilirsiniz.

Amenofis: İlk tek tanrılığı insan soyuna tanıtan Mısır

hükümdarı (http://ing.all2all.org/media/d_15HRSFIN_98633.jpg)

♣ Mısır’da M.Ö. 1350 yıllarında başa 4.

Amenofis (Amenophis)

(TUTANKAMON’un kayınpederi) geçti.

♣ Bilindiği gibi, tek tanrılığı ilk defa

Amenofis ortaya attı. Çok tanrısı olan bir

evrende kargaşalık olur yaklaşımı ile tanrı

sayısını bire indirdi (yani tek tanrılılık

semavi dinlerin değil Amenofis’in fikridir).

Tahta çıkar çıkmaz tanrılar tanrısı

AMON-RA’yı ve diğer tüm tanrıların

(Maat, Hathor, İsis, Nephthys, Set, …)

adını tapınaklardan sildirdi ve bir yasayla

sadece tek bir tanrıya tapınılacağını

emretti. Tek bir tanrı vardır o da güneşin

kendisi “ATON’ dur, dedi. Böylece

dünyada ilk defa tek tanrılı Aton Dinini

(Atenism bazen Atonism) kurmuş oldu.

♣ TEB rahipleri . Amenofis bu yaklaşımına

büyük tepki gösterdiler.

♣ 4. Amenofis adını değiştirerek, her şeyin

yaratıcısı ve güneşin sevgilisi, Aton’a hizmet

eden anlamına Akneton (Akhenaton) adını aldı.

Bir de Aton’a şiir yazar:

♣ Akhenaton’un tanrı Aton’a yazdığı bir şiir:

Tanrı uludur, birdir, tektir

ondan başkası yoktur.

Bir tanedir,

o’dur her varlığı yaratan,

bir ruhtur tanrı, görünmeyen bir ruh,

ta başlangıçta vardı tanrı,

tek varlıktı o.

Hiç birşey yokken o vardı.

Herşeyi o yarattı,

ezelden beri süregelen varlığı,

ebediyete kadar sürecek,

gizlidir tanrı, kimse görmemiştir onu.

İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman.

♣ Daha sonra yüzyıllar boyu eski Mısır’ın başkenti

olan, Amon kültürünün de merkezi sayılan,

Karnak tapınağının bulunduğu Teb’i terkederek,

yeni başkent ilan ettiği ‘Güneşin Ufku ‘ anlamına

gelen Akhetaton şehrine yerleşmiştir.

♣ 4. Amenofis TEB’den ayrılıp göç etmesine

karşın, TEB rahipleri tarafından öldürüldü.

♣ Ölümünden sonra bu din TEB rahiplerinin etkisiyle

yasaklandı. Daha önceki tanrılar yine sahneye

çıktı. AMON-RA en büyük tanrı oldu (bu tanrıya

dua etmek için ya rab ya da ya rabbim dendi, bu

sıfat ilk olarak Tevrat’a sonra İncil’e en sonunda

da Kuran’a geçti); duaların kabulü için, duaların

sonunda en büyük tanrı adına, Amon ya da Amen

adına bir bağlama yapıldı. Bu da üç semavi

dindeki duaların sonunda amen ve amin

kelimesini oluşturdu. Bazı kaynaklarda Amenofis

(Tanrı Aton’un dünyadaki temsilcisi olduğunu ileri

sürerek, yani ilk olarak dünyada peygamberlik ilan

ederek), okunan duaların sonuna, adından

kaynaklanan amen kelimesinin eklenmesini

emretti ve bu gelenek Musa tarafından Tevrat’a

taşındı ve sonunda 3 dinin de dualarına girdi.

Amen kelimesi zamanla değişerek ‘Amin’e

dönüştü.

♣ Mısırlılar daha önce de ruh dünyasına ve insanın

ölünce ahirette gideceğine, mahşer günü “Yargıç

Allahın” giden kişinin iyiliklerini ve kötülüklerini

tartacağına, iyi ise kişinin ebedi cennete giderek, daha

sonra ortaya çıkan semavi dinlerde tariflendiği gibi çok

rahat yaşayacağına, kötülükleri fazla çıkarsa

cehenneme giderek orada yanacağına, sonsuz eziyet

çekeceğine inanılıyordu.

♣ Yahudiler, bir anlamda Museviler, bir zamanlar

bugünkü Mezopotamya bölgesinin içinde yer alan Uruk

şehrinde yaşayan bir kavimin, İbrahim Peygamber

önderliğinde, Uruk şehrinden kovularak, Haran’a

yerleşmesi ile tarih sahnesine çıkmış; oradan da

bugünkü Filistin topraklarına göç etmişlerledir. Filistin’e

geldiklerinde oranın yerli halkı, bugünkü Filistinliler yeni

gelen kavime kucaklarını açmışlardır. O günkü Filistin

halkı Kenanlar olarak adlandırılıyordu. Gelen kavim

burada da tutunamadı ve Mısır’a göçtü.

♣ 4. Amenofis, Filistin’den Mısır’a göç eden Yusuf ve

kavimi ile Musa arasındaki bir tarihte yaşamıştır. Yani

Musa, hem Aknaton’un öğretisini bire bir yaşamış ve

öğrenmiştir hem de 2. Ramses döneminde yaşamıştır

ve 2. Ramses’ten İsrailoğullarına eziyet etmemesini

istemiştir. Hz. Musa, 10 emrin de yazılı olduğu Akneton

tapınaklarında yazılı olan tek tanrılılığa, yani Allah’a

inanmıştı.

♣ Daha sonra 2. Ramses tahta çıktı ve bu dönemde

Akneton’un tek tanrılı inancı bırakılarak, eski inanca geri

dönüldü.

♣ Hz. Musa ve yedek ya da yardımcı peygamber olarak

bilinen Hz. Harun aynı zamanda yaşadılar ve her ikisi de

Firavunla (yani 2. Ramses ile) çatışmaya girdiler

(Kuran’daki Araz suresi 132. ayette de değinildiği gibi).

♣ Allah (her üç dinde de söylendiği gibi) Ramses’e ceza

verir; ilk olarak (7 sene süren) kuraklık başladı; Nil nehrinin

seviyesi düştü; aşırı sıcaklıklar oldu (Kuran’daki Zülküf

suresi 51. ayette de değinildiği gibi). Tufan oldu, çekirge

istilası yaşandı, buğday güvesi musallat oldu (Kuran’a

göre).

♣ Musa’nın bu felaketlerden yararlanarak halkı kışkırtacağını

hisseden, tek tanrılığı reddetmiş olan Ramses, Musa’yı

kavimi ile birlikte Filistin’e göçe zorlar. Ancak, Ramses,

kendine haber vermeden kavmini peşine takarak göç

etmeye kalkışan Musa’nın peşine düşer ve onu Sina

Yarımadası’nda yakalar. Kavminin bir kısmı Musa’ya baş

kaldırır: Köleydik ama yaşıyorduk, şimdi Firavun bizi

öldürecek derler. Musa ise: Allah bana yardım edecek

diyerek, asasını vurur ve Kızıl Deniz’i ikiye ayırarak kendi

kavmini (13 kavimden 12’sini) selametle geçirir; Firavun

ise askerleri ile birlikte Kızıldeniz’in tekrar kapanan

sularında helak olur (Kuran’daki Yunus suresi 93. ve Araz

suresi 131. ayette de değinildiği gibi).

♣ Musa ve kavimi, Allahın İsrailoğullarına vaat ettiği

topraklara doğru yol alırlar ve bugünkü Filistin’e

yerleşirler. Türkiye’de Urfa, Mardin, Midyat ve

Mezopotamya da, bugün Irak toprakları içinde yer alan

Uruk şehrinin bulunduğu yer ve çevreleri de Tanrının

İsrail oğullarına vaat ettikleri topraklar içerisinde kalır.

Esasında bu hususlar Kuran’da da yer aldığı için,

Müslüman’ım diyen herkese bunun gereğini yapması

farz kılınmış demektir.

♣ Kutsal kitaplara göre Kudüs’te Allah’a ait ilk tapınak

yapılır. Tarihsel bilgilere göre de Allah’a ait ilk tapınak

Akneton tapınağıdır; çünkü tek tanrılılık ve Allah

tanımı, namaz, sünnet, cennet, cehennem, kurban,

ahiret, mahşer, kıyamet vs. bu tapınağın inanç

sisteminin içinde yer alıyordu ve Musa’ya tanrı

tarafından indirildiğine inanılan 10 emir de Akneton

tapınağının giriş sütunlarında yazılıydı.

♣ Dört semavi dinde de, yaratılış mitolojisi, günlük işlerin

düzenlenmesi ve ahiret işleri, bir taraftan kökleri Uruk

şehrine kadar uzanan ve İbrahim Peygamber ve kavimi

tarafından daha batıya taşınan Ön Asya ve

Mezopotamya inanç ve öğretisine (örneğin şeri

kanunlar), bir taraftan da Musa peygamber tarafından

Filistin’e taşınan Akneton Tapınağının öğretisinin

yoğrulmasıyla ortaya çıkmış görünmektedir.

♣ Bugün Mescidi Aksa olarak bilinen bu

tapınağın altındaki Musevilerce kutsal

sayılan tüneller, 2006 sonu-2007 başında

başlayan arkeolojik kazı ve kendi

ifadelerine göre kurtarma çalışmalarındaki

eski yapılar, özünde Musa’nın kurduğu

Allah’a adanmış ilk tapınağın kalıntılarıdır.

Ancak Hz. Ömer, o dönemde bu tapınağın

üzerine bir mescit inşa ettiriyor ve kavga

da bu noktada başlıyor. Bir İsrailli bakan,

yani Şeron, 2003 ya da 2004 yıllarında,

Mescidi Aksa’nın altındaki bu tünelleri

ziyaret etmek isteyince, Müslümanlarca

kıyamet koparıldı, sonuç olarak binlerce

insan öldü, ölmeye de devam ediyor.

♣ Türkler ve Araplar açısından bir açmaz ve o denli

de komik bir durum daha var: Musa’ya ve dinine,

hatta Kuran’a inanıyorsak, onun gereklerini yerine

getiren insanlara da saygı göstermemiz

kaçınılmazdır. Kaldı ki, ilk olarak Tevrat’ın çeşitli

bölümlerinde (Bablarda), daha sonra da Kuran’da

(Bakara 38 olabilir) İsrailoğullarını diğer kavimlere

üstün kıldık denmektedir. Eğer kutsal kitaplara ve

tüm bunlara inanıyorsanız, gereğinin yapılmasının

da dini bir yükümlülük olduğuna inanmalısınız.

Çeşitli kelime oyunları ve yorumlarla, sanki

çocukları kandırıyormuş gibi, tüm bunlardan

kaçmak aklı başındaki insanlar için olanaksızdır.

Ya inanır gereğini yaparsınız ya da benim gibi

başından sonuna kadar tüm bunların bir mitoloji

olduğunu kabul eder ve onları kutsal bir öykü

olarak benimser; ancak onu yaşamınızı

yönlendiren bir unsur olarak kabul etmezsiniz.

♣ İşte Türkler’in Buhara’da ve

Maveraün-Nehir’de

karşılaştıkları mitoloji, bir

taraftan Mezopotamya

kültürlerinden özellikle

Sümerlerden köken alan, diğer

taraftan Mısır inançları ile

yoğrulan “Tek Tanrılı Yaratılış

Mitolojisi” Tevrat’a, İncil’e ve

Kuran’a bu haliyle geçti.

• M. Ö. 400-500 yıllarında yazılmış olan Tevrat’ın,

kendisinden en az 300-400 yıl önce yazılmış olan

Zerdüş’lerin el kitabı Avesta’dan da büyük ölçüde

esinlendiği görülür. Avesta’da İyilik Tanrısı

Hürmüz ile Kötülük Tanrısı Ehrimen arasındaki

mücadele geniş bir ayrıntıyla anlatılır; ayrıca

Tevrat ve İncil’deki Mesih tanımlanır. Öyle ki:

Kıyamet, öldükten sonra diriliş, ödül ve ceza, kız

oğlan kızdan (yani Meryem’den) doğacak bir

peygamber (yani İsa) dünyayı kurtaracak.

• Daha doğuda yaygın olan Vediizm ve

Brahmanizm gibi kast sistemine dayalı dinlerde

de fakirlerine şunu öğütler: Siz iç huzurunuzla

uğraşın, bu dünya işlerini üstün insanlara bırakın,

acı çekerek Tanrıya ulaşın (Hint Fakirlerini

anımsayın).

• Çevremizde tanıdığımız tüm semavi ya da semavi

olmayan dinlerde, ikinci ortak bir anlaşma noktası:

Tanrı dilediğine verir.

• Türklerin batıda karşılaştığı dinlerin

hepsinde ortak bir kabul vardı:

• Bu da kuralları tanımlanmış güçlü bir

kölelik kurumuydu. Köleliği semavi

dinlerin hiç biri yasaklamamıştı.

Hâlbuki Türklerin geleneğinde, inancında

(Şamanizm’de) ve idari sistemlerinde

kölelik hiçbir zaman olmamıştı.

• İşte semavi dinlerin zaman içinde

güçlenerek yayılmasının ve diğer dinlere

egemen olmasının temelinde, bu kölelik

sisteminin, zaman zaman değişik

kimliklere bürünen köleci-feodal sisteme

inanılmaz kaynak aktarmasında ve bu

sömürü düzenini güçlendirmesinde yatar.

Geleneksel yaratılışın dışında başka

şeyler de olabileceğini düşünen hiç

olmadı mı?

• Yine de M.S. 1016 yılına kadar, değişik uygarlıkları

bünyesinde bulundurmuş Ön Asya kültürlerinin değişik

inanç ve mitlerinin zaman zaman etkisini gösterdiğini,

insanların düşünmesi ve yeni olasılıkları araştırması

için kapıları açık bıraktığını görüyoruz. İslam âlimi

olarak bilinen Cahız: Bilim kuşkuyla başlar demiştir. Bu

nedenle, bu dönemlerde Müslümanlığın da yaygın

olduğu bu coğrafyada, Antik Yunan düşüncesinin de

temelini oluşturduğu bilimsel yaklaşımlara rastlıyoruz ve

bu bilimsel düşüncenin İslam Uygarlığına güçlü bir ivme

kazandırdığını görüyoruz.

• Öyle ki bu ivmeyle Halep’te ve Mısır’da (Mekke’de ve

Medine’de değil), eski Ön Asya (Mezopotamya) ve

Mısır uygarlıklarına ilişkin bilimlerinin önemli katkılarıyla

Endülüs’e kadar uzanan, zamanına göre gelişmiş bir

uygarlık kuruldu.

• İslam tarihinde Burini ve Hasankaleli İbrahim Hakkı

Hazretleri, evrimsel düşünceye, geleneksel

düşünceden farklı bakan insanlar olarak bilinir. Ne

yazık ki bu düşünürleri de büyük ölçüde dünyaya

tanıtan batı dünyasının yazarları, bilim adamları

olmuştur.

İSLAM DÜNYASI NEDEN ÇÖKTÜ?

• Ancak M.S. 1016 yılında, İslam âlimleri

olarak adlandırılan çok sayıda insan bir

araya toplanarak, Kuran konusunda

uygulamaya yönelik bir tartışmayı

başlatıyorlar. Buna bilimcilerle kadercilerin

karşılaşması deniyor. İmami Gazali çok iyi

bir hatip olması nedeniyle “biz ancak beş

duyumuzla algılayabiliriz; hâlbuki kutsal

kitabımız bu duyuların dışındaki gerçekleri

bize ulaştırmaktadır” mealinde bir konuşma

yapıyor ve bu nedenle “Kuran üzerinde

hiçbir şekilde yorum yapamayız, tek bir

esresini bile değiştiremeyiz, ebedi olarak

verilen ilkelere ve düşüncelere bağlı

kalmalıyız’ diyor ve İslam ülkesinin

evrimleşmesini bu noktada kapatıyor ve

İslamiyet bu tarihten itibaren düşüşe

geçiyor.

• Sakın o eskidendi, şimdi değişti diye sevinmeyin.

Ulusal televizyon kanallarımızda defalarca aynı

mealde, en son da Nisan/2007’de bir din ve ahlak

söyleşisinde bir ilahiyat profesörünün yaklaşımı,

İmamı Gazeli’den aşağı kalmıyordu. İfade aynen

şöyle idi: Dünya işlerini anlamada akıl tek başına

yetmez, her şeyi akılla, bilimle çözmeye

kalkışırsanız imanınızdan olursunuz.

• İşte bana anlat diye verdiğiniz Türkiye’de- buna

bazı durumlarda 58 İslam ülkesinde ve bağnaz

Musevilikte ve Hıristiyanlıkta ifadesini de

ekleyebilirsiniz- “evrim algılanması nedir?” konusu

bu tarihte noktalanıyor; bir adım atılamıyor.

• Bu ülkeler ve bu düşünceyi benimseyen kitleler

evrimleşemiyor ve evrim algılamalarında ne

yaparsanız yapın her hangi bir değişiklik meydana

gelmiyor, gelemiyor. Moleküler biyoloji, genetik,

popülasyon genetiği anlatsanız dahi. İşte bu

nedenle, bu simpozyum, evrim algılayamazlarla-
mitolojinin organik bağının ortaya konduğu ve bu

bağın nasıl kırılması gerektiğini inceleyen bir

toplantı olmalıydı.

• Gördüğümüz gibi köklerimiz, kültürümüz,

geleneklerimiz, göreneklerimiz, tarihin

yazıldığı Ortadoğu’nun mitlerine

uzanmıştır; bir açıdan kültürel bir

zenginliktir; ancak, bu mitleri aynen ya da

dolaylı olarak inançlarımıza taşıyarak bu

güne kadar getirmemizden ve bu mitlerin

günlük yaşamımızdaki belirleyiciliğinin

değişmez olduğuna inandığımızdan, bu

mitlere karşı çıkanları en ağır şekilde

cezalandırdığımızdan dolayı, bu kültürel

zenginlik aynı zamanda ayaklarımıza

bağlanmış prangaya dönüşmüştür.

Sümerlerde ve semavi dinlerle köken ilişkisi olmayan Ön

Asya uygarlıklarında bile türban takma geleneği bilinen bir

gerçektir. Çorum Arkeoloji müzesinde yeni bulunan birçok

eski eserde, özellikle bu dev amforada türban figürlerinin

anlamı, kimler tarafından takılması gerektiği açık açık

işlenmektedir. Ne gariptir ki bu eserler bilimsel dergilerde

yayınlanmamıştır ve resim çekilmesi de kesinlikle

yasaklanmıştır. Bu resim tarafımdan izinsiz çekilmiştir.

Gözümüzü kapayarak

bir yere gidemeyiz!

• Türkiye’nin ve büyük bir olasılıkla birçok İslam ülkesinin

gündeminin en önemli maddesi olan, ülkemizdeki

demokrasinin işlemesini sekteye bile uğratan, çok vahim

olaylara gebe bırakan, türban tartışmasını bile analiz

edemiyoruz. Örneğin, türbanın nereden kaynaklandığını, ne

zaman ortaya çıktığını, ne amaçla kullanıldığını, ilk defa kimler

tarafından ve hangi kesimler tarafından kullanıldığını

incelemeye bile yanaşmıyoruz. Başka bir ülkede yaşasak

neyse der hoş karşılarım, ama tarihin yoğrulduğu bir ülkedeki

insana hoşgörüyle bakamayız; hiç kimse bakamaz. En

basitinden Çorum Arkeoloji Müzesinde, İslamiyet’ten yaklaşık

2000-3000 yıl önce bugünkü türbanın aynısını takmış figürlerle

donatılmış büyük küpleri, çanakları görmemezlikten

gelemeyiz. Er ya da geç birileri bunları inceleyecektir. Bilim de

mitoloji de insanlığın ortak kafa ürünüdür; kökleri ilkel

toplumların yaşamına kadar uzanır. Bilimi anlamak için, bilim

öncesi veya bilim dışı düşünme biçimleriyle ilişkilerini bilmemiz

gerekir. Bu nedenle evrim anlatacakların, öncelikle mitoloji,

din, sanat ve metafizik konularını bilmek ve bilimle ilişkilerinin

olumlu ya da olumsuz taraflarını sergilemek zorundadır. Bu

nedenle bu konuşma ağırlıklı olarak bu konularda yapılıyor.

• Bir görme özürlünün çeşitli yöntemlerle görmesi

sağlanabilir; ancak iki eliyle gözünü ısrarla kapatmayı

sürdüren bir kişiyi ya da toplumu körlükten

kurtaramazsınız.

• Biz, tüm bu olumsuzlukların kökenini ve nedeninin

arayıp, dogmanın, insan soyu için ne denli tehditleri

birlikte getirdiğini halka anlatmamız gerekirken, ne mi

yapıyoruz, dindarıyla, bilim adamıyla, düşünürüyle,

yöneticisiyle takiye yapıyoruz. Örneğin, başına peruk ve

şapka koyarak derse giren öğrencileri aydınlattığımızı

düşünüyoruz ve başarı hanemize yazıyoruz. Esasında

uyuyoruz, uyutuyoruz. Örtü başta değil düşüncede!

• 29 Nisan 2007 tarihinde milyonu aşkın insan, İstanbul

Çağlayan’da toplanıp “Cumhuriyetine Sahip Çık, Yarın

Geç Olabilir” tarihi toplantısını yaparken, Türkiye’nin

Ulusal Televizyonu TRT aynı saatte “ya Afrika’daki bir

hayvanla ilgili belgeseli ya da bilmem ne adlı bir spor”

programında, sağ yatsaydı golü kurtaracaktı, sola

yatsaydı topu çelecekti tartışmasını en ayrıntılı şekilde

uzmanlarına incelettiriyordu. Keza aynı minvaldeki

diğer görsel basın kuruluşları da aynı duyarsızlığı kasıtlı

olarak gösteriyorlardı.

• Başına kuma sokan bir yönetim er ya da geç hem kendi

başını hem de yönettiği toplumun başına belaya

sokacaktır.

EVRİMİ ALGILAYAMAMANIN

DOĞURDUĞU ZARAR NE

OLMUŞTUR?

• Evrimin tanımını bir de şöyle yapabiliriz: Sürekli

mimarisini değiştiren bir evrende, evreni oluşturan

öğelerin de değişmesidir. New York, Paris ve Moskova

Bilimler Akademilerinin de beyan ettiği gibi, evrende

“Evrim Kuramı”nın dışında her şeyin değişmesi

beklenir. Evrim Kuramı değişmez, çünkü bu kuramın

bizatihi kendisi, değişimin ilkelerini inceleyen bir bilim

olduğu için, incelediği ve içerdiği nesneler değişse bile,

kuramın kendisi değişmeden kalacaktır.

• Bu nedenle kurulu ve geleneksel düzene çoğunluk

ters düşer.

• Doğma ise, kurulu ve geleneksel düzene koşulsuz

itaat etmeyi ve değişmemeyi ilke edinmiştir.

• Bunun sonucu, toplumlarda ve özellikle bizim toplumda,

evrimi algılayamama ne gibi sonuçlar doğurmuştur?

Birkaç örnek vermekle yetineceğim.

1. Doğru gözlem yapabilmek için, aynı koşulu ve aynı

ortamı paylaşan, ancak bu bakımdan yani dünya

görüşleri bakımından farklı olan iki toplumdaki gelişmeleri

izlemek en doğru sonucu oluşturacaktır. Bunun için, batı

sosyologlarının da sık sık örnek verdiği Berlin’deki

Kreuzberg mahallesi en iyi örnektir. Sovyetler yıkılmadan

önce, yaklaşık 100.000 Türk işçisi, özellikle 1964 yılında

gelenler, Doğu Almanya’ya tam sınır olan ve tehlikeli bir

yer olarak bilinen Kreuzberg’e yerleştirildi. Aradan tam 50

yıl geçti, Kreuzberg’deki işçilerin gerek davranış, gerek

sosyal işlevler, gerek dünya görüşü, gerek giyim kuşam,

gerek analistik düşünce vs. vs. (Sümerbank pazen

pijamalarla sokaklarda dolaşmak dâhil) bakımından bir

adım değişmediği gözlendi. Sokakta birbirine tekme

atma, bağırma, tükürme, dükkânlardan malların yürüyüş

yoluna taşması, geldikleri gün gibi kaldı. Hâlbuki 100

metre yanında uzanan caddede başka bir toplum

(Almanlar) oturuyordu ve bu toplum, gelişmeleri adım

adım izliyordu, değişiyordu. Siz zannediyor musunuz ki

Avrupa Birliği bizi fakir olduğumuz için içlerine almada

ayak diretiyorlar; ayak diretmelerinin esas nedeni

değişmeyen kafa yapımızın ortaya çıkaracağı

olumsuzluklardır.

Düşünün ki, yazılı basına göre, hem de sağlık

bakanımızın biri, peygamberimiz sofra bezinin üzerinde

yemek yediği için, evinde masa bulundurmuyormuş.

2. Başka bir kültürü ve inancı da dünya mirası

olarak benimsemek ve gerekirse onun

izleyicisi olmak bir erdemdir. Bunun için yüce

Atatürk, Sümerleri ve Hititleri kendi

kültürünün öncüleri olarak kabul ettiği için,

onlara izafeten Sümer ve Eti Bankalarını

kurdu (daha sonra holdingler). Her ikisi de

satılarak ortadan kaldırıldı. Atatürk, Hititlerin

simgesini Ankara şehrinin simgesi olarak aldı

ve bu kültüre sahip çıktı, Hititlerin mirasçısı

olduğunu tüm dünyaya ilan etti. Ne mi oldu?

Ankara’nın Hitit Güneşi olarak bilinen simge

ortadan kaldırıldı, bir cami simgesi kondu.

Bunu izleyen birkaç ay içerisinde Avrupa

Birliği “Hititler Avrupa kökenli insanlardı ve

Anadolu’nun esas sahipleri onlardı, yani

Avrupalılardır” kararını alarak, ileride çıkacak

civcivin yumurtasını folluğa bıraktılar.

3. Ön Asya, tarım bitkileri, süs bitkileri ve

bazı meyve türleri bakımından gen

merkezi olduğunu biliyoruz. Ancak, inancı

gereği, değişmeyi ve evrimleşmeyi bir

türlü benimsemeyen bir toplumun bunları

ıslah etmesi beklenemezdi; öyle de oldu.

58 İslam ülkesinin hiç biri, ekonomik bir

çeşidin oluşturulmasına imza atamadı.

Doğa müzesi kurmadı, biyolojik arşiv

yapmadı. Çevresini tanıyarak onları

bilimsel olarak sınıflandıramadı. Bu

söylediklerim, İslam ülkelerinin ve diğer

dinlerin de tutucu ülkelerinin hemen hepsi

için geçerlidir.

4. Dogmatik yaklaşımlar merak

duygusunu bastırdığı için, kökten

dinciliğin egemen olduğu

toplumların hemen hepsinde,

ülkelerindeki hiçbir antik eser,

doğal anıtlar, hatta mitolojiler

incelenemedi. Bunu, evrime

inanmış toplumların içinde

yetişenler yaparak, bu onurun

mutluluğunu yaşadılar.

5. Dogmatik yaklaşımlar, geleneksel düzene

sorgulamadan baş eğmeyi öğütlediği için, bu

ülkelerde demokrasi ve toplumsal düzenleme ile

ilgili hiçbir yaratıcı adım atılamadı.

Sadece ekonomik sorunlar ve inanç çatışmaları

nedeniyle isyan üzerine isyanla bulundukları

toplumları kemirdiler.

Bu nedenle Türkiye’ye demokrasinin getirilme

kararı Atatürk Başta olmak üzere birkaç kişinin

iradesi ile gerçekleşmiş, bu istek toplumun alt

kesiminden değil, üsten gelmiştir; 85 yıl

geçmesine karşın bu nedenle demokrasi

sıkıntımız sürmektedir.

Düşünün Büyük Millet Meclisi’nde

cumhurbaşkanı seçimi, bunca milletvekiline

karşın bir kişinin tercihi ile seçiliyor. Demokrasi,

birçok yönüyle göstermeliktir. İktidar için de

geçerli muhalefet için de, tek seçici başkan gibi

gözüküyor. Niye? Kulluk kültüründen geldiğimiz

için.

6. Dogmatik yaklaşım nedeniyle evrensel kimlik

kazanamadılar. Bugün, dünya nüfusunun %80’i için

“bizim inandığımız yaratılış” hiçbir şey ifade etmiyor.

Çin’de bir üniversitede çalışacaksanız, onlara bizim

yaratılışımızı mı anlatacaksınız? Aynı tarzda

giymiyor, aynı yemekleri yemiyor, aynı şeyleri

içmiyor, aynı şeyleri düşünmüyor, aynı şeylerden

zevk almıyor, en kötüsü ise, kendi inancınızın ve

düşüncenizin dışındakileri sapkınlık olarak

niteliyorsanız, bu küre üzerinde yaşayan insanlarla

nasıl bir araya geleceksiniz. Bu nedenle son

zamanlarda uygarlıklar arasındaki çatışma

sözcüğünü hafife almayın.

(Maide 51- Ey iman edenler! Yahudileri ve

Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin

dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse,

şüphesiz o onlardan olur. Şüphesiz Allah, zalim

kavmi doğru yola iletmez.)

7. En önemlisi kuşkuya yer olmadığı ve tek

doğruya saplanıldığı için bu toplumlarda

analistik düşünce gelişemedi. Bunun için

de birkaç örnek vermek isterim. Burada

yanlışlığını ya da doğruluğunu tartışmak

da istemiyorum. Bu anlattıklarımı sakin

bir kafayla uygun bir zamanınızda tekrar

düşünmenizi diliyorum.

• Kudüs, bilinen “en yakın olarak tanımak

zorunda olduğumuz” birçok peygamberin

(en az üçü), peygamberliğinin tebliğ

edildiği, kutsal kitaplardan da en az 3’nün

indiği, Müslümanların bile ilk

ibadetlerinde yönlendiği, söylenceye göre

Hz. Muhammed’in Miraç’a yükseldiği yer

olmasına karşın, burada, tarihin hiçbir

döneminde barış sağlanamamıştır; en

kanlı katliamlar burada gerçekleşmiştir;

çoğu da din adına. Bugün bile, dünyanın

en güvensiz şehri ünvanını korumaktadır.

• Bütün minibüslerde ve otobüslerde “Allah

Korusun” yazısı olmasına karşın, araç başına en

çok kaza, bizde, Türkiye’de oluyormuş.

• Kâbe Tanrının evi olarak tanımlanmasına karşın,

sadece 1992 yılından bu yana sadece ayakaltında

ezilenlerin sayısı 10.000 leri geçmiş durumda.

Yani Tanrının evinde bile güvende değilsiniz.

• 2004 yılında Büyük Okyanus’ta meydana gelen

tusunamide, en çok zararı Endonezya’nın

Müslüman kesimi olan Ace bölgesi gördü, bir

rakama göre, sadece 100.000 çocuk bu bölgede

anasız-babasız kaldı. Tüm dünya bu bölgeye

yardıma giderken, oradaki, yani Ace bölgesindeki

Müslümanlar ne yaptı biliyor musunuz? Tam

240.000 hacı, tusinamiden bir ay sonra, Hacca

gitti ve ortalama adam başına 8.000 dolar

harcadı; çocuklar da ser-sefil ortada kaldı.

• Türkiye’de hacca giden 100.000 hacının

80.000’den fazlası yeşil kart

kullanıyormuş.

• Mısır halkının gelirinin %68’i (güvenilir

kaynak olmayabilir) turizmden gelen

gelirmiş. Gelen turistlerin %62’si

(güvenilir kaynak olmayabilir) sadece

Firavunların yaptırdığı piramitleri ve

eserleri görmek için geliyorlarmış.

Kuran’da onlarca yerde Firavunlara lanet

yağdırılıyor ve beddua ediliyor. Mısır

halkı, ekmeğini yediği Firavunlara günde

5 defa lanet okuyor, her gün sopasını

yediği halkın, yani İsrailoğullarının var

oluşunu sağlayan peygamberlerini de

günde 5 defa kutsuyor.

• En ilginci de, Darül-Zeferan ve Darül-Moor

(Mardin)’da yaşadığım bir konuşma. Hep merak

etmişimdir, Mardin civarlarında yaşayan bir grup

insan, Yezidiler, neden şeytanı kutsal olarak

biliyor? Ailemdekilere sormuştum, öncelikle Âdem

ile Havva’yı kandırarak cennetten kovdurduğu için

şeytanı sevmeyiz dediler; daha sonra hangi

Müslüman’a sordumsa benzer cevabı aldım. 2004

yılında Siverek civarında şeytanı kutsal bildiği

söylenen bir kişiyle ilginç bir konuşmam oldu.

Adama

– Gerçekten Şeytanı kutsal olarak mı bilirsiniz?

Diye sordum

Bana cevap olarak:

– Anneni ve babanı sever misin? Hatta sana

daha sonra kötülük etseler dahi onlara

saygıda kusur eder misin diye sordu?

– Etmem dedim.

– Niye etmezsin?

– Çünkü onlar benim dünyaya geliş nedenim?

Diye yanıt verdim.

• O zaman beni iyi dinle hocam dedi; öyküyü bir

daha başından alıp düşünelim.

• İnançlarımıza, hatta semavi dinlerin hepsindeki

inanca göre, Âdem ve Havva, Rab tarafından

yaratılıyor ve Eden (Aden) bahçesi olarak bilinen

cennete konuyor, doğru mu? Doğru. Rab ile

birlikte olan ve her zaman olan, yaratıldığı hiçbir

yerde yazılı olmayan melekler de var, Azrail,

Mikail, İsrafil ve Şeytan gibi, doğru mu? Doğru.

• Kitaplarımıza göre Cennet Bahçesinde (Aden ya

da Eden’de) çeşitli meyve ağaçları var; Âdem ile

Havva bu meyvelerin hepsini yiyebiliyorlar; ancak

yasak ağacın (birçok inanışta bilgelik ağacı olarak

da biliniyor) meyvesini yemeye izinli değiller,

doğru mu? Doğru. Ancak her ikisi de insan

sıfatında yaratıldıkları için, merak onların en

önemli özelliği. Bu nedenle bu ağacın meyvesini

merak edip duruyorlar, yemeye de cesaret

edemiyorlar, doğru mu? Doğru.

• Birgün Şeytan Havva’ya yaklaşıyor ve

“Siz insansınız, merak ediyorsanız yiyin

diyor” ve ona ve Âdem’e yasaklı ağacın

meyvesini yediriyor; bunlar meyveyi yer

yemez edep yerleri görülüyor ve insan

olduklarını anlıyorlar; utanıyorlar ve bazı

rivayete göre incir yaprağı ile edep

yerlerini örtüyorlar. Rab akşam Eden

Bahçesine inerek, Âdem’e sesleniyor.

Âdem yanıma gelsene diyor. Âdem,

gelemem efendim diyor. Bunun üzerine

Rab, demek yasaklı meyveyi yedin. Sana

lanet olsun diyor ve onu insan kisvesinde,

ölümlü, doğumu sırasında acı çeken bir

varlık olarak dünyaya gönderiyor. Şeytanı

da birçok inançta yılan kisvesinde ceza

olarak dünyaya indiriyor ve her ikisini de

birbirine karşı ebedi olarak düşman

yapıyor.

• Neden her ibadetinizde Şeytana beddua

ediyorsunuz? O olmasaydı, siz de olmayacaktınız!

Sizin olmadığınız bir evrenin size ne yararı

olacak, biz onu anlayamıyoruz. Bu nedenle, bizi

dünyaya getiren ana ve babamıza nasıl saygı

gösteriyorsak Rab ile birlikte Şeytan’a da saygı

gösteriyoruz. Bu nedenle biz şeytanı aşağılayan o

terimi değil “İsmi güzel melek” adına gelen

ifadeleri kullanırız. Sayın hocam bir daha bu

konuşmamızı düşün. Ben de size diyorum, belki

bu konuda değil; ancak doğru bildiğimiz birçok

konuda, bazen yanlış tanımlardan yanlış sonuçlar

çıkararak yolumuzu karartabiliriz.

HACİVAT-KARAGÖZ’Ü NEDEN

ÇOK SEVERİZ?

• Türk toplumu ve Ön Asya toplulukları neden “Hacivat-
Karagöz” orta oyununu 600 yıl boyunca büyük bir zevkle

seyretmiştir, hiç düşündünüz mü? Hacivat-Karagöz

oyununun en önemli özelliği Hacivat’ın dediğini Karagöz,

Karagöz’ün dediğini Hacivat tümüyle ters anlar; Hacivat

mersine der, Karagöz tersine anlar, bu böyle sürer gider.

• İşimize gelmeyenleri ya yanlış anlamayı ya da

anlamazlıktan gelmeyi yaşam tarzı olarak benimsemişiz.

Hiçbir şeyin aslını ve dogmatik eğitimimiz nedeniyle bir

ifadenin gerçekte ne anlama geldiğini öğrenme

alışkanlığımız yoktur. Dünyada üzerinde hiç tartışılmayan

en önemli kemiyetler sayılardır. Örneğin 5 dediğinizde

bunu kimse tartışmaz. Gelgelelim ki, semavi dinlerde

verilen sayıların bile bir zahiri bir de gerçek anlamı vardır

diye fetva veriyoruz. Bu nedenle, bu topluluklar gerçeği

hiçbir zaman öğrenemiyorlar.

• 27 Mayıs İhtilali ya da Devrimi’nden sonra, Ankara

DTCF’inde bir konuşmada, ülkemize damgasını vuran ve

daha sonra her kademede görev alan bir politikacımız,

aynen şu cümleleri söylüyordu: 27 Mayıs İhtilali,

hükümete karşı olmamıştır, konuşmanın ilerleyen

evrelerinde işçilere karşı olmamıştır, bürokratlara karşı

olmamıştır, emekçilere karşı olmamıştır, memurlara karşı

olmamıştır, bilmem neye karşı olmamıştır diye sayarken,

birisi söz aldı, evet sayın başbakanım biliyoruz, sabaha

karşı olmuştur diyerek, gerekli yanıtı verdi.

• Bu insanların mesajları yanlış okuması, bizi daha sonra

bir yeni ihtilale, birkaç açık ve net, çok sayıda üstü kapalı

muhtıraya muhatap etmiştir. Niye yanlış okuyoruz? Niye?

Çünkü Hacivat-Karagöz’ün torunlarıyız da onun için.

• 27 Nisan-2007’de yeni bir muhtıra yedik, bu muhtıranın

içeriğinin ne anlama geldiğini dikkatle okumamız

gerekirken, neredeyse evde oturan ve televizyondan

olayları seyreden ben bu muhtıranın sorumlusu ve

muhatabı durumuna düşeceğim.

Dogmatizm sadece bize özgü de değildir ve sadece

bizi perişan etmemiştir?

• Bu anlattıklarım bizim için ne kadar geçerli ise,

dogmatik saplantıya girmiş, her ırktan, her inançtan,

her ekonomik düzendeki toplum için de geçerlidir.

• Bakın, Hıristiyan tarihinde, “eşek davası ya da

meselesi” diye ilginç bir tartışma vardır. Birileri eşeğin

ağzında kaç diş olduğunu merak ediyor ve tartışma

başlıyor. Tam 100 yıl. Birisi diyor ki biz niye bu kadar

tartışıyoruz? Eşeğin ağzını açıp dişlerini sayalım ve

böylece kaç diş olduğunu öğreniriz. Kilise hayır diyor,

saysanız da gerçek değildir. Çünkü kutsal kitapta ve

Batlameyus’un kitabında eşeğin dişi ile ilgili bir bilgi

yoktur. Bu nedenle sizin sayınız gerçek olmayacaktır.

• Dogmatizmin bir karşıtı olarak ortaya çıkan

komünizmin (keza Maoizmin) bizatihi kendisi, “Das

Kapital” ve “Mavi Kitap”la bir zaman sonra bir

çeşit din kisvesine, dogmatik bir yapıya

büründüğü için, yıkıldı gittiler.

EVRİM KAVRAMINI ALGILATMA

“DOGMATİKLİĞİN DIŞINDA”

YİNE DE NEDEN BU KADAR ZOR?

• Bir tarafta –her ne kadar Sümer-Babil-Asur

öğretilerinden aynen alınmış ya da esinlenmiş

ise de- tanrı tarafından kutsal kitaplarla

insanlara tebliğ edildiğine inanılan “tek bir

kelimesinin değiştirilmesine izin verilmeyen”

bir “Yaratılış Öyküsü’ bir tarafta da, her an

kapsamı ve içeriği değişen, çeşitli bilim

dallarının mekik dokuduğu, anlaşılması ve

incelenmesi zor, zaman alan ve en tehlikelisi

geleneksel düşünceye ve düzene ters düşen

bir “Evrim Kuramı” var. İşte biz zor bir

coğrafyada, zor bir konuyu öğretmekle

yükümlü olan bir meslek grubuyuz. Bunun için

diğer zorluklarımızı da masaya yatırmak

zorundayız. İzin verirseniz, şimdi bu konuların

bazılarını da masaya yatıracağım.

• “Evrim kavramını nasıl algılıyoruz”

sözü, tekrar söylüyorum; bu ülkenin

tümüne yakını için geçersizdir; çünkü

evrimi algılayamıyoruz. Pekâlâ, bırakın

evrimi, temel bilimlerin en basit bir

kuralını bile zor algılıyoruz; örneğin,

üniversitelerde ilgili konularda çalışanları

hariç tutarsak, bugün uygar bir insan için

olmaz ise olmaz olan, volt, amper, direnç

kavramlarını kim kavramış ki. Kaldı ki,

evrendeki doğal yasaların ortaya çıktığı

günden bu yana, ilkeleri hemen hemen

hiç değişmeyen fizik ve kimya kurallarını

kavrayamayan bir kesim, zaman içinde

sürekli değişen biyolojik bir evrimi

anlayacak, algılayacak. Sizce bu

mümkün mü; mümkün olmayacağını,

bazı ülke gerçekleri ile sunmaya

çalışacağım.

☻Türkiye’de 2007 tarihi itibariyle 1.200.000 çocuk

ilkokula gitmiyor.

– Bu sayı içerisinde çocukları bir ana olarak büyütecek-
eğitecek kız çocuklarının oranı ürkütücü derecede

yüksek. Şu anda AB ülkelerinin toplamında (27 ülke)

okuma yazma bilmeyenlerin sayısı, Türkiye’dekinden

çok daha azmış.

– Ankara’nın komşusu Çankırı’da ilkokula gidenlerin sayısı

ancak %64; Bitlis’te ise kızların %54.1’i okula

gidememektedir.

– Ankara’nın içinde başarılı okullar ile halk (başarısız)

okulları arasında neredeyse çağ denebilecek fark var.

– Türkiye’de 76 çeşit de lise var. Adı lise, 2006

Haziranında yapılan ÖSS sınavında fen kolundan mezun

olan 150.000 öğrenci, yanlış duymadınız tam 150.000

öğrenci, fen bilgisi sınavından toplam 120 soru, tek bir

soruyu doğru yapamadığı için, değerlendirme merkezi

tarafından, sıralamaya sokulamamış ve otomatikman

diskalifiye edilmiştir. Bu nedenle de, fen puanı ile öğrenci

alan birçok fakültenin kontenjanı doldurulamamıştır.

– Durum böyle iken, Milli Eğitim Bakanlığı, 2006 yılında din

dersinde uygulamalı ders diye yeni bir dersi devreye

sokmuştur; okullara mescid yapımı gündeme gelmiştir.

☻Buna karşın kişi başına düşen resmi

(devletten maaş alan) din görevlisinin

sayısı, Avrupa ortalamasının en 3-4

katıdır (bir rakama göre 8 katıdır).

☻ 13.04.2007 tarihi itibariyle

• Almanya’da 70 bin sağlık kurumu 8 bin kilise

• Fransa’da 60 bin sağlık kurumu 9 bin kilise

• Türkiye’de 7 bin sağlık kurumu 90 bin cami

Ahirete daha çok yatırım yapan bir

ülkeden ne bekliyorsunuz?

☻Çevresi ve ailesi bu tip insanlarla çevrilmiş,

sadece test çözen bir toplumun bir olayı

başından alıp sonuna kadar sistematik

belirli bir mantık zinciri içerisinde

düşünmesi, yorum yapması olanaksızdır.

Evrimsel düşünce ise, birbirini izleyen koşul

ve olayların değerlendirilmesi ile ilgilidir.

Sözüm ona günümüzün çağdaş-

eğitimcilerinin önerdiği ve geliştirdiği, bugün

uygulanan eğitim modeli, evrimsel

düşünme modelinin tam karşıtıdır.

Bugün google girdiğinizde Türkiye’de 5

milyon 600 bin çeşit sınav çıkmaktadır.

OKS ile başlayıp ÖSS sınavları ile toplum

cendereye alınmış durumdadır. Bu

çoğalma hızıyla görünürde başka bir yol da

görünmüyor.

Düşünmeyi nasıl öğreteceğiz? Evrim

düşünme ile başlıyor, inanma ile değil?

☻ Hayal mi görüyoruz yoksa

çağı yakalıyor muyuz?

• İmza attığımız AB Lizbon kıstasına göre

2010 yılından sonra liseyi bitiren her

çocuk anadilinden başka en az iki dili

akıcı olarak okuyup konuşmak zorunda.

Hâlbuki Türkiye’de en az 5 milyon kişi

Türkçeyi derdini anlatacak kadar

konuşamıyor. Konuşuyor diye

baktıklarımızın muhtemelen yarısı

söylenenin ancak yarısını anlayabiliyor.

• Yine imza attığımız Lizbon kıstasına

göre, bugünkü okullaşma oranını (eğer

bir kısmına okul denirse) yani %53’lük

okullaşma oranını, 2010 yılında %80-85’e

çıkarmak zorundadır. Okullaşma oranı

bakımından gelişmekte olan ülkeler

arasında Meksika ile son iki sırayı

paylaşmaktayız.

☻ Son 10 yılda Türkiye’de nüfus artışı %20,

istihdam artışı %5. Bu şu demektir: Her 4

gençten 3’ü işsiz olacak demektir. İşsizi

bu kadar yüksek olan böyle bir toplulukta,

dev bir kitle, eğitim çağı bakımından orta

ve yüksek eğitime doğru yol alırken,

yeterince alt yapısını hazırlayamayan bir

ülkede hangi gelişmeyi bekleyeceksiniz:

Bunun tek bir yanıtı olacaktır

“Köktencilik ve terörizm”. Bu iki akımın

da temelini dogma oluşturduğu için

evrimsel düşünceye adım atmak mümkün

olamamaktadır. Türkiye’nin gelmiş olduğu

durum budur.

Cumhuriyetin kuruluşunun 10. yılında Kemaliye ilçesinde,

halkevinde resim çektiren cumhuriyet çocukları

2006 yılında aynı kasabada

erkek ve bayanlar

☻ Bu travmayı atlatmanın en akılcı yolu, kendi işini kuran

Köy Enstitülerini kapattığımıza göre, meslek liselerinin

yaygınlaştırılması olacaktı. Ancak, meslek liseleri ne

zaman gündeme gelse, birileri hemen imam hatip

liselerini devreye sokuyor ve böylece Türkiye’nin en

önemli sorunu imam hatip liseleri sorunu tarafından

teslim alınmış duruma sokuluyor.

Kaldı ki teknik eğitim liselerindeki öğrencilerin büyük bir

kısmı dört işlemi yapamayacak durumda; ancak buna

karşın en iyi öğretmenler liselere bile değil imam hatip

liselerine tayin ediliyor.

Çünkü geleceğimize göz dikmiş çok planlı ve programlı

bir kesim, dünya görüş ve davranış şekillerinin, ancak

yönetsel-idari sistemi ele geçirmeyle, özellikle siyasal

bilgiler, hukuk ve yönetimle ilgili birimleri ele geçirmeyle

olacağını biliyorlar.

Sistematik yıkım dört bir yandan iş başındadır. Dil bilen

bir teknikeri dünyanın her tarafında çalıştırabilir,

ülkenize döviz getirebilirsiniz.

Dil bilen bir imam hatip mezununu nerede

çalıştırabilirsiniz? Kimse bu soruyu sormuyor…

☻Yüksek öğretim diye adlandırılan yüzdeler de

aldatıcıdır. Şu anda üniversite öğrencilerinin %37’si

açık öğretimde okumaktadır. Ne bir sınıf ne bir

laboratuar görmeden. Buna karşılık teknik lise

mezunları askerliğini er, açık öğretim mezunları

yedek subay olarak yapmaktadır.

☻Paralı olanların çoğu iyi okula ve iyi dershaneye

gittiği, iyi özel hocalardan ders aldığı, kitapları ve

lisanı olduğu için, burslu yerleri kazanarak parasız

okuyabilmekte, fakirler de her kademedeki ödemeyi

yüklenmektedir.

İyi eğitilmişlerin büyük bir kısmı, bilgi görgüyü

artırma, yüksek lisans, doktora yapma amacıyla,

mezun olduğu gün yabancı ülkeye gitmekte ve

çoğunluk bir daha geri gelmemekte; ülke ise iyi

eğitilmemişlerin, tarikat okullarından ya da

yurtlarından yetişen gençlerin kollarına

bırakılmaktadır.

Liselere atanan öğretmenlerin binlercesi veteriner,

ziraatçı, orman mühendisi vs gibi saygın; ancak

öğretmenlik bilgi ve becerisi verilmemiş olanlardan

seçilmiştir, seçilmektedir.

☻2005 yılının ÖSS sınav sonucunun analizi

ürkütücüdür. Fen sorularında 45 sorunun

doğru cevap ortalaması %5.2, biyoloji

sorularına verilen yanıtlar ise toplam

içerisinde yalnız ve yalnız %08’dir. Yani bir

biyoloji sorusuna doğru cevabı, sınava

giren her 1000 kişiden ancak 8’i

verebilmektedir. Bu kitleye evrimi nasıl

öğreteceksiniz? Ümit var mı? Yok; çünkü

2004 yılından bu yana okul sayısı

80.000’den 60.000’ne düşmüş; cami sayısı

ise 80.000’den 90.000’e çıkmıştır.

☻TÜBİTAK’ın bütçesi 2005 yılında,

memurlarının maaşını da karşılamak

kaydıyla galiba 800 milyon YTL idi; bu

dönemde her kategoriden araştırıcı sayısı

79.555 kişi imiş. Hâlbuki bu dönemde

dershanelere ödenen para 9 milyar dolar.

☻ Ülkemizde fikir özgürlüğü var gibi

görünüyorsa da, düşünce özgürlüğü kural

olarak yoktur. Üniversite eğitimi yasalara

göre özgürdür. Ancak birçoğunda özellikle

1982 yılından beri totaliter, baskıcı, çağdışı

yönetim egemendir. Dikkat edin 1982

yılından bu yana üniversitelerin olaylara bir

bilim adamının cesaret ve basiretle yaklaşımı

kalmamış, halkı aydınlatma misyonu

yitirilmiştir.

☻ En ürkütücüsü evrim başta olmak üzere,

insan dimağını geliştirecek konular, hem

de Ankara’nın üniversitelerinde bile,

hurafelerle yürütülmektedir. Bırakın

evrimle ilgili bilgilerin tartışılmasını, bazı

evrimsel gerçekleri açık açık savunma

bile, “inançları sarsıyor gerekçesi ile”

köktendinciler tarafından inanılmaz

tepkiyle karşılanmakta, bu gerçekleri dile

getiren kişiler, hem tehditlerle

susturulmaya çalışılmakta hem de yasal

takibata uğratılmaktadır.

Bütün bunları, milletvekilerinin

cumhurbaşkanına, YÖK başkanına,

üniversitemin rektörüne, daha sonra

cumhuriyet savcılıklarına şikâyetleri ile

ben bizatihi yaşamış bulunuyorum.

☻ Yıllık kitap harcaması, adam başına 65

kuruş olan,

– üniversitelerinde çeşitli ünvanlarla

çalışan toplam 70.000 kadar bilim adamı

kadrosundan maaş alan insana karşı,

– bir rakama göre 90.000, abartılmış

olabilen bir rakama göre de 126.000

imamı olan bir toplumdan ne

bekleniyorsa, bugünkü durum da odur.

Kaldı ki, siyasi yapılanmanın, sömürünün,

propagandanın temelinde, en etkili araç

olarak hala inançların sömürüsü

yatmaktadır.

Burada sorunun temeline

yönelik analistik bir

değerlendirme yaptığımızda:

☻ İşlendiği ve eğitildiği zaman aydınlanacak, bilimsel

düşünceye yaklaştırılabilecek geniş bir kitlenin

mevcut olduğu açıktır. Eğitilecek kitleye ulaşmanın

birçok zorluğu vardır. Bu zorluk üç tip kesimden

kaynaklanmaktadır.

1. Anti evrimcilerin (özellikle 1946’dan bu yana) devlet

yönetiminde yıllardan beri egemen olmaları,

kaynaklarının güçlü olması ve en önemlisi,

yaratılışla ilgili kuşkuların, bilimsel açıklamalardan

çok daha kolay olarak dogmatik yollarla

giderilebilmesidir.

Soruları ve merak duygularını bir kalemde çözüp,

insanları kutsal yola sokabilmektedir.

2. Daha az bir kesim, çıkarını inanç sömürüsüne

dayandırdığı için, “Yaratılış Kuramı” bu kesim için

inanılmaz bir güç kaynağı oluşturmaktadır. Bir çeşit

ruhban sınıfı diye nitelendireceğimiz kesim bu gruba

girmektedir.

3. Üçüncü kesim, işbirlikçiler, ajanlar ve

kışkırtıcılardır. Bunlar, bir ülkenin

silikleşmesinin, dogma içinde boğuşarak yok

olmasının, bilimden uzaklaştırılmasının en

kolay ve ucuz yolunun, o ülkenin insanlarını

kendi inançlarını ve dogmalarını kullanarak yok

etmeye girişenlerdir. Bu kesim de, başta görsel

ve yazılı medya olmak üzere Türkiye’de güçlü

bir şekilde temsil edilmektedir.

Bugüne kadar hiç kimsenin başaramadığı

teknik ve mükemmeliyette kitap, kaset, video,

vd. araçlarını kullanarak geniş bir kitlenin,

özellikle eğitim yaşındaki insanların, çıkmaza

sokulmasını sağlamaya çalışmaktadırlar.

Bu da başarıya ulaştı mı? Bana göre ulaştı.

Yapılan birkaç anketten biliyorum. Lise

çağındaki öğrencilerin %70’ evrime inanmıyor;

%50’si tehlikeli bir akım olarak görüyor, galiba

yalnız %5’i evrim olabilir diyor.

☻ Bu kavga, sadece Türkiye’ye yönelik bir

saldırı değil, Müslümanların ve fanatik dini

saplantıya sokulmuş tüm ülkelere yönelik bir

operasyondur. Bu nedenle, 57 dilden, galiba

156 ülkeye yönelik bir saldırıdır. Çünkü tüm

bu ülkelerde, kutsal kitabımızdaki ayetlere

dayalı yorumları ancak, bu ülkelerdeki İslam

dinine mensup insanlar okuyacaktır. Bu, bir

küresel İslam yıkımı politikasıdır.

– En ilginci de, Türkiye’yi komünizmden

kurtarma için yola çıktığını söyleyerek, daha

sonraki yıllarda (yani bugünlerde) karşımıza

çıkacak tehlikeyi gören ve uyaran gerçek

Türk milliyetçilerini, çeşitli sıfatlar takarak

ortadan kaldırmayı planlayan iç ve dış

işbirlikçiler, başlangıçta ve uzun yıllar, aracı

olan, belirli bir dogmaya saplanmış Türk

Gladyösünü tetikçi olarak kullanmış; ancak

bu görevi günümüzde başka bir davranış

biçimi altında, bu sefer toplumu bilimsel

düşünceye aşina yapmaya çalışan insanları,

yani bizleri hedef almış tutucu-gerici Gladyö

üstlenmiştir. Şu anda Türkiye’nin geldiği

nokta budur.

SADECE YAKINMAMAK

GEREKİYOR;

ÇÖZÜM YOLU DA OLMALI

☻ Bütün bu anlatılanları sizin de bildiğinizi

biliyorum. Durum tespiti yapmaktan

bıktım, bıktık. Yakın zamanda göreve

başlayan bir Milli Eğitim Bakanımız,

Almanya’ya durum tespiti için bir seyahat

yapma arzusunu dile getirince. Alman

eşdeğer bakanı, aynen şu cümleleri sarf

ediyor: Bu güne kadar Türkiye’den gelen

bakanların hepsi durum tespiti için

geldiler, bu bakan da bu iş için

gelecekse, gelmesin; artık bir eylem ya

da çözüm önerisini sunmalarını

bekliyoruz; onların tespitine ayıracak

zamanımız yok. Ben de bu bağlamda

tespiti bırakıp, bazı önerilerde bulunmak

isterim.

1. Eğitime yatırılan kaynağın

ürününü en az birkaç on yılda

alırsınız; halbuki siyasilerin rant

elde edebilmesi için bu kadar

zamana tahammülleri olamaz.

Bu nedenle eğitim yönetimini ve

işlerini, alt yapısı bilimsel ilkelere

dayandırılmış, büyük bir kısmını

teknik kadronun oluşturduğu

özerk bir kuruma bırakmak

gerekebilir.

2. İmam hatip tehdidini bertaraf etmek için, bir

gecede 8 yıllık eğitime karar verenler, amaçları

iyi niyetli ve doğru olmasına karşın, bilimsel bir

alt yapıya dayanmadan alelacele karar

vermelerinden dolayı, birçok okulun

kapanmasına neden olmuş, 8.000 köyü sadece

imamların yönetimine bırakmışlardır; bunların

yoğun propagandası ile bir imam başbakan

olmuş; yakında da büyük bir olasılıkla benzerini

cumhurbaşkanına getirecekler.

– Ancak, akademik başbakanlarımız olan Prof.

Dr. Erbakan, Prof. Dr. Çiller, başbakan

yardımcısı olan Doç. Dr. Deniz Baykal’ın

dönemleri Türk tarihinin üniversitelere en az

kaynak ayırdığı üç dönem olmuştur. Çünkü

bunların bir akademisyenin kazanmak zorunda

olduğu bilimsel düşünceye sahip oldukları

konusunda derin kuşkularım var.

– Türkiye’deki yaklaşık 80.000 akademisyenin,

çok; ama çok büyük bir kısmının sadece

akademik kadrodan maaş alan, sadece bilimsel

teknisyen kimliği taşıyan, ama bir bilim

adamının derinliğine sahip olmayan insanlar

olduğunu düşünüyorum.

– Konuşması gereken kesim konuşmuyor,

düşünmüyor, düşünse de çıkarı ve

korkaklığı nedeniyle modelliğe

soyunamıyor. Eğitimin kurdu-güvesi, dâhil

olduğumuz camiada, tam eğitilmişlerin

kadrosundan maaş alan bizim gibi sözde

bilim adamlarıdır. Ortamı hacı-hocaya,

köktencilere, bölücülere, işbirlikçilere,

dalkavuklara ve çıkarcılara bırakmışız.

3. Üniversitedeki eğitim, YÖK’ün de 2007

yılının başında açıkladığı gibi, %80

teorik. Deneysel olduğu söylenenlerin

de önemli bir kısmının teorik olduğu

söylenebilir.

– Bir de hocaların baskıcı tutumu

eklenince, ilkokula gitmeden önce en

konuşkan olan çocuklar, sırasıyla

ilkokulda, daha sonra orta eğitimde

gittikçe artan ezberci ve baskıcı

eğitimden ve sonunda, üniversitelerde,

sadece amacı gece ve gündüz ders

verip ek ders ücreti almak, atanmak ve

yükselmek için ve birilerine yaranmak

için amacı sadece yabancı ülkelerin

dergilerinde yayın yapmak olan sözüm

ona demokratik bir kesim ile, diğer

taraftan dogmatik kesimin baskıcı ve

hurafelerle doldurulmuş yönetimine

kurban edilerek, sessizliğe

gömülmüştür.

Belki bu tip bir eğitimden geçmeseler, en az birileri

aklını kullanıp kurtarabilir.

– Yorum ve düşünme yeteneği

neredeyse sıfırlanmaktadır. En

önemlisi, öğrenci kendine şu

soruyu yönelttiğinde yanıtını

kolay kolay bulamamaktadır:

Bu öğrendiklerim ileride benim

ne işime yarayacak?

– Çünkü verdiğimiz bilgiler

çocuğu hayata hazırlamıyor.

Hâlbuki dogmatik kesim, özde

doğru olmasa da bu bilgilerin

neye yaradığını gayet net

olarak açıklamaktadır.

4. Üniversitede ilk tercih edilen 5 bölüme

girenler, üniversiteyi kazananların

ancak %3’ünü oluşturuyor. Bu nedenle

öğrencilerin %97’si mutsuzmuş.

– Özel okul, özel üniversite: Öğretime

destek olarak lanse edilen özel

okulların oranı orta eğitimde devlet

okullarının ancak %1’i, yüksek eğitimde

ise ancak %4’ü; temel felsefesi eğitime

destek olmak durumunda olan bu

kurumlar, bir yerlerden kaynak bularak

bu işi yürütmek zorunda olmalarına

karşın; hemen hepsi trilyonluk oldular.

Yani onu da ticarete döktük; hem de

devlet üniversitelerinin hocaları transfer

edilip, devlet kurumları zayıflatılarak.

5. Bu çoğalma hızıyla hem de en fakir kesimin en hızlı

çoğaldığı bu ülkede, orta eğitimde yaklaşık 16 milyon çocuk

var. Her yıl 1.300.000 çocuk doğuyor. Neredeyse tüm AB

ülkelerindeki doğumdan fazlası bizde gerçekleşiyor.

– AB tarafından, imza attığımız Lizbon kıstasına göre,

Türkiye’ye Avrupa Birliğine girebilmek için, diğer bütün

koşullardan vazgeçilerek, sadece; ama sadece Avrupa

standardında öğrenci yetiştirme koşulu getirilirse,

Türkiye 50 yıl sonra dahi Avrupa Birliğine giremez.

– Çünkü Türkiye’de, diğer İslam ülkelerinde ve kökten

dinciliğin yaygın olduğu ülkelerin tümünde en büyük sorun,

felaket ve hatta bela, yüksek oranlardaki çoğalma hızıdır.

– Gel gelelim ki tıbbı önlemleri almakla yükümlü olan sağlık

bakanımızın 7 çocuğu var, doğum kontrolünü inançlara

aykırı buluyor ve kendi tabiri ile Ocak/2007’de aynen şu

sözcükle “üreminin” dinin bir gereği olduğunu vurguluyor;

ondan önceki cumhurbaşkanımız Turgut Özal 1980 yıllarda

70 milyon olursak, yine 2007 yılının başlarında bugünkü

başbakanımız hele bir 100 milyon olursak diyorsa; hükümet

ise, 4 çocuktan fazla çocuğu olanların elektrik, su, gaz,

telefon gibi harcamalarında % 50 civarında indirim yapıyor

ve birçok vergiden de muaf olması için yasa hazırlıyor ise

bu ülkeden hiçbir şey olmaz.

– İmza attığımız anlaşmaların gereğini yerine getirmek için

bütçemizin tümünü ayırsak yine de bu kıstasları

sağlayamıyoruz. Akıllı olma bilinç sorunudur.

– Dünyada bir şeyin şampiyonuyuz: Ailelerin cep telefonuna,

kozmetiğe, sigaraya ayırdığı para, eğitime ayırdığı paranın

tam 8 katıymış.

– Hesabını doğru yapamayan toplumlar gelecekte; ancak

kökten dinci ve terörist yetiştirir.

– Değişimin kurallarını incelemedeki, yani evrimin

ilkelerini öğrenmedeki zorluk, üreme hızıyla birlikte

artmaktadır.

6. Gazete ve kitap okumuyoruz diyoruz. Çünkü

televizyon çıktı bu nedenle çocuklarımız okumuyor

diyoruz ve kusuru televizyonlara yıkarak işin içinden

sıyrılmaya çalışıyoruz. Batıda da, Japonya’da da

televizyon var; ancak bu ülkelerde okuma oranı

gittikçe artıyor. Rusya’da kişi başına kitap harcaması

75 dolar, Türkiye’de 65 kuruş (çoğu da yardımcı ders

kitabı olmalı). Kimse sormuyor niye diye?

– Batı dünyasının hazırladığı çok güzel belgeseller var.

Çoğu da biyoloji ile ilgili. Bu belgesellerde evrim

konusu çok net bir şekilde incelenmesine ve

anlatılmasına karşın, Türkiye’de büyük bir kısmı yeşil

sermayenin ya da kökten dincilerin ya da tutucu yerel

yönetimlerin ya da işbirlikçilerin elinde olan

televizyonlarda, çarpıtılarak, ayetler ve hadisler

araya sokularak, bilimsel olarak açıklanan konular,

dogmatik yaklaşımın alt yapısını güçlendirmede

kullanılıyor. Yani yarar sağlama yerine çok daha

büyük zararlara neden oluyor.

– Bu çarpıtma ile ilgili olarak RTÜK’e yapılan şikâyetler

ise, ne yazık ki RTÜK’teki tutucu yetkililere havale

edilerek, şikayetlerin gereği hiçbir zaman yerine

getirilemiyor.

– Bu eksikliği gidermek için üniversitelerimizin

çevremizdeki nesnelerle anlatabileceğimiz

belgesellere yönelmesinde büyük yarar

görmekteyim.

– Doğa ile ilgili çevrilen belgesellerimiz ise tür

tanıtımının ve güzel görüntülerin haricinde hiçbir

yorumsal bilgiyi içermemektedir.

– TÜBİTAK’ın desteği ile hazırlanmış olan yaşamın

içinden adlı bilimle ilgili bir belgesel dizisinde, evrimle

ilgili birkaç hoca konuşma yaptı diye, mecliste soru

önergesi verildi ve bu dizinin, evrimle ilgili bölümleri

yayından kaldırıldı. Ancak, yine de yılmadan bu

ülkenin insanlarının mantığı ile anlayabilecekleri

belgesellerle bu alt yapıyı hazırlamak zorundayız.

7. Avrupa diretti diye ilkokulda el yazısına

geçtik. Öğretmenlerin %80’i el yazısını

bilmiyor. Bu nedenle öğretemiyor. Birçok

öğrenci ikinci yarıyıla geçmiş olmasına

karşın, okuma-yazmayı sökemiyor. Çünkü

kitaplar da kitap harfleriyle yazılı; aradaki

köprüyü kuramıyor. Öğrencisi bol, kitabı kıt

bir ülkede bu dönüşüm çok akıllıca

görünmüyor. Okuma zevki daha da

körelecek gibi görünüyor.

– Kullandığımız dilin özelliği gereği bazı

harflerin, diğerlerinden daha çok sayıda

kullanılması nedeniyle, güçlü parmağımızla

sayıca çok kullanılan harfi vuracak şekilde

tasarlanmış olan, yani Türkçe metini

yazmada, neresinden baksanız, %30 daha

hızlı yazmayı sağlayacak F klavye, yani

Türk Klavyesi ortadan kalktı. Türkler, artık

Türk klavyesi ile yazamıyor. İngiliz dilinin

egemenliğine girmek için hazırlık yapıyor.

8. Türkiye’de eğitimde çalışma günü 160-165 gün.

AB ülkelerinde yaklaşık 200-220 gün (kesin

rakam değil, ortalama). Bu rakam Japonya’da

270 gün. Ancak en önemlisi, bu ülkelerde

eğitim tüm gün; Türkiye’de %80’i yarım gün,

yani yılda eğitime ayrılan etkili gün sadece ve

sadece 80 gün.

– Bu eğitimin belirli saatleri de din ve ahlak saati

ve benzeri eğitimle geçiriliyor.

– Biyoloji, kimya ve fizik, orta eğitimde seçmeli.

Ne bekliyorsunuz?

– Fen bilimlerinde kitaplar olabildiğince geniş ve

kapsamlı yazılmalı; ancak zorunlu kısmı bu

kitabın belirli bir kısmına sınırlı kalmalı.

Örneğin, sarı sayfalar öğrencinin sorumlu

olduğu kısımları, kırmızı sayfalar, ilginç

konuları, mavi kısımlar işlenen konuların

ayrıntılı bilgilerini içermeli. Bir çocuk,

istediğinde, merak ettiğinde, bu bilgileri

kitabında bulabilmeli.

– Öğretilecek bilgilerin çoğu yakın çevresinde

bulabileceği objelerden ve konulardan

seçilmeli.

• Not: Rakamsal değerlerin bir kısmı, Selçuk Pehlivanoğlu

(Türk Eğitim Derneği Genel Başkanı)’dan alınmıştır.

9. Ancak, yukarıda anlatmaya çalıştığım tüm bu

bilgiler, özünde, ayrıntıdır. Sıraladığım tüm bu

dilekler yerine getirilse dahi, istenen iyileşme

beklenilemez.

– Üniversitelerimizin bu işe gönül vermiş, sizin

gibi saygıdeğer eğitmenleri, çağdaş bilimin

evrimle ilgili tüm kanıtlarını avuçlarımızın içine

doldursa dahi, bu ülke ya da İslam ülkeleri ya

da Güney Amerika Ülkeleri ya da Amerika gibi

bilimsel atılımlarla dogmatikliği iç içe barındıran

ülkelerde, evrim kavramını yine de geniş

kitlelere kabul ettiremeyeceksiniz.

– İlk olarak Sümerlerden başlayıp günümüze

kadar çeşitli dinlerde çeşitli kimliklerle

bürünerek yer alan, ortaya çıktığında haklı

nedenlere dayanan, ancak bugün bilimin

ışığında geçerliliğini yitirmiş olan mitolojik

söylem ile organik bağı kırmanız gerekecektir.

– Bunu ancak bu bilimle uğraşan insanların,

tehditleri-şantajları-yıldırmaları, evrensel bir

sorumlulukla karşılayarak, bu gerçeği açık açık

dile getirmeleriyle, halka anlatmaları ile olur.

Ümidin var mı diye sorarsanız? Açıkça

kuşkuluyum.

– Çünkü en yakın çevremdeki bilim adamları bile,

bilim ile uhrevi miti bağdaştırma çabası

içerisindeler; belki de bu simpozyumda da, her

zaman olduğu gibi, belirli kesimlere hoş görünmek

için bu yolu deneyecek arkadaşlarımız olacaktır;

ancak bu yolla evrimi anlatmayı hiç kimse

başaramadı; bu eğilimde ve davranış içerisinde

olanlar da başaramayacaklar.

– Ayrıca şunu açıkça da söylemeliyim; uhrevi

mitoloji ile temel bilimleri çeşitli sözcük,

kelime oyunlarıyla birbirine uyumlu hale

getirmeye çalışanlar, anti evrimcilerden daha

tehlikelidirler ve bilimsel açıdan da

ahlaksızdırlar. Türkiye’deki en tehlikeli kesim

de bu kesimdir.

10. Bu konudaki bağnazlara karşı şu davranışı

göstermemiz de bir hatadır: Bir şeylerin

açıklanamamış ya da açıklanmamış olmasının

sorumlusu “hep” bizmişiz gibi davranma.

– DNA 1950’lerde bulundu, yapısı 1960’larda

keşfedildi, işlevleri ise neredeyse 1980’li yıllarda tam

açıklanabildi. Son 25 yılda bulunan böyle bir araçla

dünyadaki biyolojik bilinmezliklerin hepsinin

aydınlatılamamış olmasının sorumlusu neden biz

oluyoruz da; son 2000 yıldan beri ve bugün

dünyadaki tüm bireyleri pençesine alan bir sistem

sorumlu olmuyor muş?

– Bir bakterideki flagellumun bilmem ne kutusundaki

işleyiş bilimsel olarak hala çözülememiş diyerek,

görsel basınlarda ‘tanrı adına’ boy gösterenlere; illaki

bunun işleyişini öğrenmek istiyorsanız, birkaç

tapınağa ya da inanılmaz fiyatlarla basıp bedelsiz

halka dağıttığınız saçma sapan kitaplara ayırdığınız

paraları, bilimsel kurumlara yöneltin, biz size bunları

çözelim “niye” diyemiyoruz?

– Öğrenmek istiyorsanız bedelini ödeyin diyemiyoruz?

11.Türk toplumunun kendine özgü bir yaratılış miti

vardı; Orta Asya’da egemen olmuş, bugün parça

parça gelenek ve göreneklerimize girmiş, özellikle

Alevi Kültürü içerisinde yoğrulmuş bir yaratılış

öyküsü bulunmaktadır. Evrenin ışıktan

oluştuğuna ilişkin, benzerinin birçok mitolojide de

yer aldığı simgesel bir yaratılış öyküsü vardı.

Toplum bunu, geçmişte bir mitoloji tarzında

benimsemiş, ancak günlük yaşamının değişmez

bir öğesi olarak kabul etmemişti.

– Ne zamanki Türk toplumu Maveraün-Nehir’de

Emevi komutanı El Kuteybe ile karşılaştı; kendine

özgü yaratılış öyküsünü unuttu ve Sümer

mitolojisinin yörüngesine girdi. Toplumun şu anda

büyük bir kısmının benimsediği ‘Yaratılış’, yani

zorlama bir terimle evrim algılaması, Sümerlerden

Süryanilerle, onlardan da, Musevilere intikal etmiş

mitolojinin ta kendisidir.

– Eğer yaratılışla ilgili dinsel zeminde bilgi sahibi

olmak istiyorsanız, Tevrat’ın eski veraset denen

bablarını (bölümlerini) okumamız gerekir. Bizim,

şu anda, evrim karşıt olarak tanımladığımız

‘yaratılış’ öyküsü, Tevrat’ta anlatılanlardır.

• Tevrat, yaratılışın anlatıldığı bu bölümlerde,

İsrailoğullarına gelecek için biz Türk

toplumunu da ilgilendiren önemli görevler

vermiştir: Bir kısmı topraklarımızın

içerisinde yer alan vaat edilmiş toprakların

elde edilmesi ve İsrailoğullarının diğer

kavimlere egemenlikleri gibi.

– En ilginci de, ‘İsrail oğulları tüm diğer

kavimlere egemen oluncaya kadar

mücadelenizi bırakmayacaksınız’

buyruğunu veren, Tevrat’ta hem kral hem

de peygamber olarak geçen Harun ve

Yahya adını, İslamiyet’in egemenliğinin ve

kutsallığının güçlendirme kisvesi altında,

Türkiye’de ve dünyada Müslümanların

tümüne yönelik, her türlü yayın organını en

etkili şekilde kullanan bir kişinin ‘Harun-
Yahya’ takma adını kullanmasıdır.

– Bugüne kadar hiçbir düşünürümüz, bilim adamımız,

din adamımız ya da herhangi bir inanç sahibimiz, o ki

bu çabalar İslam’ın esenliği içindir, neden bu takma

ad Muhammet-Ali ya da Ali-Osman değil diye

sormadı? Sorgulamadı.

– Her birinin 300-500 milyon liradan aşağı mal

olamayacağı hesaplanan bu kitapların yüz

binlercesinin, hangi kaynağa dayanarak, hem de

çeşitli dillerde hem de onlarca ülkede karşılıksız

dağıtılmasını sorgulamadı, soruşturmadı; buna

güvenlik güçlerimiz de dahil.

– Bu, tüm dünyadaki Müslümanlara karşı planlanmış

son derece yıkıcı ve sinsi bir operasyondur ve

başarıya da ulaşıyor izlenimi gittikçe güçlenmektedir.

– Bir Müslüman’ın Amerika’ya girişinde bin bir zorluk

çıkarıldığı günümüzde, sadece Amerika’da

Müslümanlara yönelik anti evrim telkini yapan 1500

site bulunmasını nasıl açıklayacaksınız?

– Ben açıklayayım: Eğer siz, tüm bilimlerin ve

bilgilerin kutsal kitapta şu ya da bu şekilde belirtilmiş

olduğunu telkin ederseniz ve toplumu sadece bu

bilgiyi araştırmaya yönlendirirseniz ve ona

inandırırsanız, bir anlamda temel bilimlerden

uzaklaştırırsanız, onun boynuna ilmeği ya da

tasmayı geçirmişsiniz demektir. İşte, sadece bir

ülkeye değil, dünyadaki tüm Müslümanlara yönelik

eylem, bunun bir parçasıdır. Pakistan güvenlik

güçlerinin bile zor girdiği Peşaver’deki dağlık

kesimlerde dahi bu kitapların peynir ekmek gibi

dağıtılmasının nedeni, bu küresel sinsi planda

yatmaktadır. Müslümanları yok etme planında.

“Harun Yahya adındaki bu kurumun Amerika’da bulunan

12 serverinden toplam 500 site gençlerin beynini

yıkamak, bilimden uzaklaştırmak karanlığa itmek için

faaliyet gösteriyor. Bu 500 sitenin yayınları ise gönüllüler

tarafından Türkiye’nin önde gelen portallarının

forumlarından en küçük sitelerin forumlarına kadar her

tarafa kopyalanıyor. Örnek olarak http://www.tnn.net,

http://www.superonline.com, http://www.anatolianrock.com ,

http://www.siberalem.com gibi sitelerin forumlarına bu

sitelerden alınan bilgiler kopyalanıyor. Türkiye’de ne

kadar forum varsa hepsinin ilgili alanlarında Harun

Yahya yayınlarını görmek içten bile değil… 1999 yılından

beri gözlemlediğim bu kurum bu hızla devam ederse 10

yıl içerisinde Türkiye’nin geleceğini oluşturacak

gençlerden söz etmemiz kesinlikle mümkün olmayacak;

çünkü bu yayınları okumamış bir tane gençle

karşılaşmadım. Okuyan gençlerin %95’i bu yayınlardan

övgüyle ve gururla bahsediyor. Okuyan her genç bu

yayınların internette yayılması için gönüllü faaliyet

gösteriyor. Uzun zamandır internette kişisel

araştırmalarımı yürütüyorum. Bu zaman zarfında

gençlerin her geçen gün daha da cehaletle yıkandığını

internetin etkileşimli alanlarında görüyorum. Bilime ve

bilgiye değer veren gençler yerine dine ve dinin

açıkladığı bilime değer veren gençler kendilerini

fazlasıyla göstermeye başladılar. En önemlisi de Harun

Yahya yayınlarını okuyan gençler içtenlikle Evrim

Teorisi’nin çöktüğüne inanıyor ve forumlarda bu

inançlarıyla yazıyorlar. Bu kurum evrim teorisini

çürütürken Marks’ı, Atatürk’ü, Türk ırkını, İslamiyet’i ve

evrimci bilim adamlarını kendi çıkarları doğrultusunda

ustaca kullanıyorlar…

Esma Sevinç”

13. Evrim, değişmenin kurallarını

inceleyen bir bilim olduğuna göre;

evrimleşemeyen, yeni koşullara

uyum yapamayan, değişemeyen

her canlı gibi, doğmasından

kurtulamayan toplumlar da er ya

da geç dünya sahnesinden

silinecektir. Özünde bu özelliklere

sahip toplumların, bu sahnede yok

oluşları ile ilgili epeyi mesafe

alındığını gün be gün yaşıyoruz.

Evrim Kuramını

Çökertmeye Çalışanlar

• Televizyonlarda her gün anlı şanlı

öğretim üyeleri, ilim adamları,

sözüm ona düşünürler, sanki

karşılaştırmalı morfoloji, biyokimya,

fizyoloji çalışmışlar, sanki ataları bu

ülkede birçok doğa tarihi müzesi

kurmuş, sanki laboratuarlarda canlı

örnekleri incelemiş, sanki kendileri

ve ataları dünyadaki canlı varlıkları

incelemiş ve halkına mal etmiş gibi,

çıkıp insanın kökeni konusunda

bilge tavırlar içerisinde yorumlarda

bulunuyorlar.

• Görsel ve yazılı basında, günlerce, ilk insan

sayılan “Adem”in indiği yer, indiği zaman

tartışılıyor. Tüm peygamberlerin birbirine

akraba olduğu belirtiliyor ve her kuşak başına

50 yıl hesaplanarak, Adem Peygamberin

bundan 5990 yıl önce indiği konusunda geniş

bir uyuşma sağlanıyor (Kilise söylemi).

– Kutsal kitaplarımız da benzer şeyler söylüyor.

Mitolojik olarak saygı duyarım, yaşatılmasını

desteklerim.

– Ama insanı gerçek yapısıyla ve geçmişiyle

tanımaktan ve onu geniş halk kitlelerine

doğru olarak anlatmaktan sorumlu olan

öğretim üyelerinden hiçbiri, kalkıp da,

bunun böyle olmadığı konusunda

herhangi bir serzenişte dahi bulunmuyor,

bulunamıyor.

ACABA DOĞA EĞİTİMİ VERENLER,

GERÇEKTE EVRİME İNANIYOR MU,

İNANANLAR DA DOĞRU EĞİTİM

VERİYOR MU?

• 42 yıllık meslek yaşamımda, bu konudaki

düşünürleri ilgilendirecek çok ilginç

olaylarla karşılaştım. Bunlardan birini

anlatmadan geçemeyeceğim.

– Evrim kitabı yazmış, yıllarca Türkiye’nin

en büyük üniversitesinde bu konuda ders

vermiş saygıdeğer rahmetli bir hocamız,

bir gün beni kimsenin olmadığı bir odaya

çekerek, sana bir şey sormak istiyorum

Aliciğim dedi, buyur hocam dedim:

– Sen gerçekten evrimleşme olduğuna

inanıyor musun? Dedi.

– Hiç kuşkum yok hocam! Elimizdeki

sayısız bilgi bunun böyle olduğunu

gösteriyor dedim. Sizin kuşkunuz var mı

hocam?

– Yıllarca bu dersi vermiş ve kitabını

yazmış olmama rağmen, ben pek

inanmıyorum dedi.

O an, işimizin çok zor olduğunu fark ettim;

benim birçok hocadan farklı olarak, evrimi,

yok popülasyon genetiği, yok gen kaymaları,

yok mutasyon vs. gibi evrensel gerçeklere

dayalı olarak anlatma yerine, bu ülkenin

geleneksel mantığı ile ve yalın olarak

anlatmaya başlamamın nedeni de budur.

Pankreasının yerini bile gösteremeyen,

çevresindeki biyolojik nesnelerin hiçbir

özelliğini bilmeyen, araştırmamış bir topluma

kendi mantığı ile yaklaşmanın gerektiğini

düşündüm. Bu bağlamda birçok kurum ve

üniversiteyi dolaştım, konuşma yaptım;

benim silahımla değil, kendilerinin silahları ile

vuruşacağımı anlayan ve tehlikeyi sezinleyen

işbirlikçi-tetikçi-dogmatik kesim, silahları

çekti; rüşvetten tehdide kadar her yolu

denediler. Başka tarzda tutucu kesime karşı

koyan birkaç arkadaşımız da benzer şekilde

tacize uğradılar.

• Bir hususu daha saptamamız gerekiyor: “Dini

çağdaşlaştırma” amacıyla yapıyormuş gibi

davranan ya da “birilerine yaranma” politikası

güdenler, ne toplumun aydınlanmasında bir

yarar sağlayabilirler ne de aydın sıfatı

kazanabilirler.

• Dinler, değişimi doğaları gereği asla kabul

edemezler. Evrim de durağanlığı asla kabul

edemez. Değişim, bu nedenle anti evrimciler ve

tutucular tarafından her zaman dinsizlik olarak

görülmüştür.

• Gel gelelim ki, değişim, sömürünün, yalanın,

talanın, zehri; bilimsel düşüncenin ise gıdasıdır.

• Evrensel insan ve bilim dünyasının insanı,

değişimi benimseyen insandır. Değişim

yoksa orada insan da yoktur, hatta evren de

yoktur.

• Geleneğinde ve bugün, kökten dinsel öğreti, temel

düşünce sisteminin en önemli unsurunu oluşturan bir

toplumda, laikmiş gibi davransa da, hele devlet

politikası, eğitim anlayışı ve harcamalar önemli ölçüde

dogmatik bir öğretiye destek sağlamaya yönelik ise, bu

topluma değişimi anlatamazsınız, öğretemezsiniz.

– Bu nedenle, boşuna uğraşmayın, evrimin kurallarını,

kanıtlarını, toplumun her bireyine anlatsanız da,

kütüphaneler kursanız da, eğer dogmatik düşünce

egemen ise, sonuca ulaşamazsınız.

– Dogma ile evrimleşme birbirine zıt mantığı içeren iki

kavramdır. Bunları, birçok üniversite mensubunun

yapmaya çalıştığı gibi, uzlaştırmaya çabalamanın

anlamı yoktur. Bunu kimse başaramadı, sizler de

başaramayacaksınız.

– Açık söyleyeyim, bu konuda gri yoktur; ya aktır ya

da karadır.

– Değişmez kurallara saplanmış bir toplumu,

değişmenin kurallarına göre yetiştiremezsiniz.

– Toplumun bu nedenle evrimi gerçek olarak

algılaması söz konusu olamaz; bu algılama ancak

dinsel öğelerin izin verdiği ölçüler içinde olacaktır.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi, dini inanışlar ile

evrimsel algılama bir grafiğin birbirine paradoks

oluşturan iki değişkenidir.

SON SÖZ:

NE YAPMALIYIZ?

• Bu toplulukların, bizim, sevgili halkımızın esenliklerini,

varlıklarını ve kimliklerini sürdürmeleri, en başta bu

işlerle ilgilenen biz öğretim elamanlarının, birinci

planda cesaretine, toplum, ülke sevgisine ve ülkesinin

insanının hangi yöntemlerle eğitilebileceği konusunda

kazanmış olduğu beceriye bağlıdır.

– Bu dogmatik eğilim sürdükçe, evrimsel mekanizmaları

açıklayan yeni bulguları, bitmez tükenmez bir çabayla

anlatmaya çalışmanın büyük bir yararı olmayacağını

bir daha vurgulamak istiyorum; 42 yıllık yoğun

deneyimim bunu gösteriyor. Her defasında, tutucu

kesim, önünüze açıklanması gereken bir bilinmezi,

Tanrının bir sırrı olarak getirecektir. Ve siz bu anaforun

içinde sadece çırpınacaksınız.

– Hâlbuki dogmalarının kökenini, gelişimini, çelişkilerini,

yanılgılarını ve çıkmazlarını açık açık anlatmaya

başlarsanız, bu kafaları kumdan belki çıkarabilirsiniz.

Eğer bu cesareti gösterebilirseniz.

• Ancak dünyanın en büyük psikoanalizcisi

olarak bilinen Karl Jung’un dediği gibi,

sorunların üzerine doğrudan yürüyen

insanlar, asil ve sağlıklıdır; bahane

uyduranlar ve olmayan bağlantıları varmış

gibi kurmaya çalışanlar, korkaklar ve hasta

ruhlu insanlardır.

• Belki de Türk tarihinin ve İslam tarihinin en

uzun Evrim Eğitimi vermiş, bu kavgaya

müdahil olmuş, 42 yıldır evrim anlatan,

konuşmalar yapan biri olarak, size son

olarak şunu söylemek istiyorum: Çeşitli

boyalarla defalarca boyanmış, yama

üstüne yama yapılmış, parça parça

dökülen bir duvarı yeniden boyama

çabanız hiçbir işe yaramayacaktır, eğer

sorunu çözmek istiyorsanız, ilk olarak kat

kat üzerine bağlanmış eski boyayı

sökmeniz gerekecektir.

• Hedefi doğru seçin, yöntemi doğru

kullanın derim; eğer dünyada

Müslümanların ve Türk milletinin

devamını ve başarısını içtenlikle istiyorsanız.

Prof. Dr. Ali Demirsoy

Hacettepe Üniversitesi

TEŞEKKÜR EDİYORUM

Etiket Bulutu

2012 kıyamet vakti Ahlaksızlar Arkadaşlık sitelerindeki dolandırıçı yöntemleri Arkadaşlık Sitelerindeki Sanal Üyeler ayıplı ürün satan firmalar Başörtü gerçeği Başörtüsü sorunu Başörtüsü ve Kapanma Gerçeği benim Bernardo Vieira's bunun CREDIT LYONNAIS BANK Ghana. Mr.John OMAR din Dolandırıcılar E-postanıza Gelen Tuzaklara Dikkat! Ermeni Soykırımı Etiketler:Arkadaşlık sitelerindeki dolandırıçı yöntemleri evrim google Google'da üst sıralara çıkmak. Google Arama Motoru Optimizasyon green card dolandıcıları. Green Card Tuzağına Dikkat Guinea-Bissau's president Joao Bernardo Vieira's Göçmenlik Vizesi programı hakan Hakan AKTAŞ ilk inanç insan insan hakları insan hakları ve özgürlük international passport internetteki tuzaklar. internetten para nasıl kazanılır Kader kyamet alametleri kıyametin yılı kıyamet ne zaman kopaçak kıyamet süresi Kıyamet vakti Kıyemet vakti kıymametin süresi madde mail adresinize gelen şüpheli maillere itibar etmeyiniz.Miss.Abijah Francisco José mutluluga ulasmanin ipuclari mutluluğun resmi mutlu olmak Osmanlı İmparatorluğu porno siteleri qnet gerçeği republican forces sahte arkadaşlık siteleri Sahte üyeler sanal üyeler seo'nun en temel kuralları seo nasıl yapılır seo ne demek Soykırım the Prime Minister of Guinea-Bissau's Turban gerçeği Türban Yasağı Türkiye'de qnet Tuzağı Türkiye ilk slogan sitesi Türkiye USA konsolosluğu vize işlem ücreti dolandırıcılığı yabancı ve türk arkadaşlık siteleri Yeni özel güvenlik kimlik kartları yenilendi yeşil kart dolandıcıları Yeşilkart dolandıcıları yeşil kart sahtakarları Özel Güvenlik Sınav Sonuçları Üçkağıtçılar özel güvenlik sınav sonuçları ve cevapları ırk

Blog Stats

  • 62,203 hits
%d blogcu bunu beğendi: